6 Şubat: Hatay’da Kırılan Hayaller

Depremde Yıkılan Bir Şehir, Bulunamayan Kayıplar, Dinmeyen Acı


İçimizde hep bir yarın saklıdır.
Yapılacak işler, gidilecek yollar, söylenmemiş cümleler…

Hayatın sonsuza dek aynı hızla akacağını sanırız.
Zamanın durabileceği, bir daha geri gelmeyeceği aklımıza bile gelmez.

Zihnimizde küçük yarın listeleri dolaşır:
Ev toplanacak.
Bir telefon edilecek.
Birine uğranacak.
Bir sarılma ertesi güne kalacak.

Çünkü acelemiz vardır.
Çünkü yarın hep orada, bizi bekliyor sanırız.

O gün en sevdiğim arkadaşım aradı.
Uzun uzun, doya doya konuştuk.
Kahkahalarımız evin duvarlarında yankılandı.

Haziran’da Fransa’ya gidecekti.
Gözleri parlayarak, sesi umutla titreyerek:
“Gel, beraber yürüyelim o sokaklarda,” dedi.

Gelecekten, hayallerden, ertelenmeyecekmiş gibi duran ömürlerden söz ettik.

Gece ilerledi.

Yatağa uzandım ama uyku gelmedi.
İçimde tarif edemediğim bir sıkışma vardı.
Saatler geçti.

Telefonu aldım, saate baktım: 04.17.

Ve o an dünya, bildiğimiz bütün hâliyle paramparça oldu.

Duvarlar yıkıldı.
Camlar bin parçaya ayrıldı.
Gürültü kulakları değil, ruhu delip geçti.

Saniyeler içinde evimiz yabancı bir mekâna, yabancı bir kabusa dönüştü.

O saniyede anladım:
Hayat sandığımızdan çok daha kırılganmış.
Ölüm sandığımızdan çok daha yakınmış.

Karanlıkta çığlıklar yükseldi.
Eller birbirini aradı çaresizce.
Ağızlardan kelime değil, yalnızca çığlıklar yükseldi.

Bir şekilde kendimizi dışarı attık.
Nefeslerimiz kesik kesik, ellerimiz titriyordu.
Ama asıl yara içerdeydi.
Bir şey, geri dönülmez biçimde değişmişti.

İlk işim arkadaşımı aramak oldu.
Antakya’daydı.

Telefon çaldı…
Çaldı…
Çaldı…

Sessizlik.

O sıcak ses.
O içten kahkaha.
O “gel beraber gidelim” cümlesi…
Hepsi, o karanlık sabahın içinde kaldı.

6 Şubat sabahı Hatay’ın her ilçesinde hayat durdu.
Antakya’da, İskenderun’da, Samandağ’da, Defne’de, Kırıkhan’da, Arsuz’da…

Yıkım aynıydı.
Binalar çöktü, sokaklar sustu, insanlar evlerine veda etti.
Ama hepsinde ortak olan tek gerçek vardı: Hayat durdu.

Zaman tam 04.17’de kırıldı.
Elektrik gitti, telefonlar sustu, yollar kapandı.

İnsanlar enkazdan, yıkıntıdan, korkudan kaçarak sokaklara çıktı.
Beklediler.
Bir haber, bir ses, bir isim için günlerce ayakta kaldılar.

04.17, Hatay’ın her köşesinde aynı acıyla kalplere kazındı.
O saatten sonra ne evler, ne insanlar, ne de hayaller aynı kaldı.

Asi’nin kıyısında, dar sokaklarda, sahil yollarında binlerce yarım kalmış hikâye…

Bir anne, çocuğuna sarılamadan…
Bir sevgili, son “seni seviyorum” diyemeden…
Bir baba, evine dönemeden…

Ertelediğimiz her sarılma, her telefon, her “özledim” cümlesi o sabaha kaldı.
Ve bazı sözler, ertelendikleri için bir daha hiç söylenemedi.

Aradan zaman geçti.
Evler yavaş yavaş yükseliyor.
Sokaklarda yeniden sesler duyuluyor.
Hayat, yaralarını sarmaya çalışıyor.

Ama 04.17, hâlâ içimizde bir yerde duruyor.
Hatırladıkça nefes daralıyor.
Çünkü bazı boşluklar kapanmaz; yalnızca onlarla yaşamayı öğreniriz.

Bugün, Hatay’da ve Hatay’dan kopup başka şehirlere savrulan yüreklerde insanlar 04.17’de duracak.
Kimi mezar taşının başında, kimi sahilde, kimi sessiz bir sokakta…

Bu yalnızca bir anma değil.
Bu, bir şehrin ortak hüznü.

Bugün sessizce anıyorum.
Gösterişsiz.
Sade.
Derinden.

Kaybettiklerimize rahmet, geride kalanlara sabır ve dayanma gücü diliyorum.
Çünkü bu acı anlatıldıkça küçülmüyor.
Paylaşıldıkça biraz daha taşınabilir oluyor.

Hayatın ne kadar narin, sevdiklerimizin ne kadar paha biçilmez olduğunu en ağır bedelle öğrendik.
Belki geriye kalan tek görevimiz şu:

Hatırlamak.
Ve hatırladıkça ertelememek.

Bugün ara.
Bugün sarıl.
Bugün “seni seviyorum” de.
Bugün özlediğini söyle.

Çünkü yarın, bazen hiç gelmiyor.

Hatay…
Seni, seni sevenleri, senden koparılıp alınanları kalbimin en derininde taşıyorum.

Unutmayacağız.
Unutmamalıyız.


Hatay…
Bu şehir sadece yıkılmadı.

Hâlâ kaybını bulamayan aileler var.
Bir mezarı olmayan, bir veda edemeyen,
bir isim duymak için zamanı durdurmuş insanlar…

Unutmak, onlar için ikinci bir yıkım olur.

Bu yüzden hatırlamak bir tercih değil.
Bir sorumluluk.

Yazan: Nurgül Bekar