BASTIRILAN DUYGULAR NEREYE GİDER: BEDEN KAYIT TUTAR
Geçenlerde bir tanıdığım bu yaşına kadar hiç ağlamadığını söyledi. Sonrasında çok uzun süredir nedeni bilinmeyen bir mide ağrısı yaşadığını anlattı. Mide ağrısının sebebinin dışarıya akıtamadığı gözyaşları olduğunun farkında değildi. Dışarıdan baktığımızda ağlamamak dayanıklı olmakla bağdaştırılır ama insan psikolojisi böyle çalışmaz. Dayanıklı ve güçlü görünmek adına bastırdığımız her duygu içimizde yaşamaya devam eder. Çünkü bastırmak, duyguları yok etmez; sadece sessiz bir şekilde içimize hapseder.
Psikolojide "bastırma" bir savunma mekanizmasıdır; ancak bu mekanizma, duyguyu yok etmez, sadece onu bilinçdışının bodrum katına kilitler. Kilitli kalan her duygu, iç dünyamızda bir iz bırakır. Söylenemeyen öfke, mideye iner; yutulan kırgınlık, boğazda düğüm olur; gözyaşlarını tutmak, göğüs kafesinde ağırlık yaratır. Duygular ifade edilmedikçe, bedende bir yer bulur. Zihin sessiz kalmak ister ama beden susmaz; baş ağrıları, kas gerginlikleri, uykusuz geceler, aniden patlayan öfke nöbetleri… Bunların birçoğu aslında bastırılmış duyguların dışavurumudur.
Bilimsel araştırmalar, kronik olarak duygularını bastıran bireylerin kortizol (stres hormonu) seviyelerinin, duygularını ifade edenlere göre çok daha yüksek olduğunu kanıtlıyor. Bu sadece zihinsel bir yorgunluk değil, aynı zamanda fiziksel bir yıpranmadır. Bugün tıp dünyası; kronik sırt ağrılarının, mide rahatsızlıklarının, geçmeyen migrenlerin ve hatta bağışıklık sistemi çökmelerinin ardında, söylenmemiş sözlerin ve yaşanmamış öfkelerin izini sürüyor.
Bastırmak, kısa vadede konfor sağlar: sessizlik, uyum, kontrol hissi… Ama uzun vadede ağır bir bedeli vardır. Bastırılan duygular birikir; bir süre sonra içsel bir basınca dönüşür. Ve o basınç ya bedende bir hastalık olarak ya ilişkilerde mesafe olarak ya da ruhsal tükenmişlik şeklinde kendini gösterir.
Kendimizi “neden hiçbir şey hissetmiyorum?” derken bulduğumuzda, aslında çok fazla şey hissetmiş ama hiçbirini yaşayamamış oluruz. En ağır bedel, hayatla olan bağımızın kopmasıdır. Üzüntüyü hissetmemek için kalbinizin kapılarını kapattığınızda, içeri neşe de giremez. Duygular bir bütündür; birini susturursanız, hepsinin sesini kısmış olursunuz. Duygularını bastıran insanların bir süre sonra hayata karşı bir "hissizlik" veya "anlamsızlık" içinde bulmalarının temel sebebi budur.
Duygularını bastırmak bir tür içsel yabancılaşmadır. Kendimizden uzaklaştıkça, kim olduğumuzu da unuturuz. Ne istediğimizi, neden kırıldığımızı, neye sevindiğimizi bile hatırlayamaz hale geliriz. Bu, ruhsal olarak donuklaşmanın ilk adımıdır.
Duyguları hissetmek bir zayıflık değil, biyolojik bir zorunluluktur. Gerçek iyileşme, duygularımızı bastırmadan yüzleşebilmekle başlar. Kızgınsak bunu fark etmek, üzgünsek ağlamaya izin vermek, korkuyorsak bunu kabul etmek… Çünkü bastırmak savunmadır; ifade etmek cesaret.
Kendimize yeniden yaklaşmanın yolu “iyi görünmekten” değil, “gerçek hissetmekten” geçer. Duygular akmak ister. Onları hapsetmek yerine, bir misafir gibi ağırlayıp geçip gitmelerine izin verdiğimizde, bedenimiz de ruhumuz da özgürleşir. O yüzden bazen en iyileştirici şey, sadece hissetmeye izin vermektir. Unutmayalım: Bastırdığımız duygular yok olmaz, sadece bize başka biçimlerde geri döner ve beden kayıt tutar.