SEVMEYİ ÖĞRENDİĞİMİZ YER: ÇOCUKLUK
“Sevgi hem yakınlık hem özgürlük demek.”
“Biri beni fazla tanımaya çalıştığında geri çekilmek istiyorum.”
“Acaba bir şey mi oldu, neden mesaj atmadı?”
Bu iç ses cümlelerinden hangisi size daha yakın geliyor ya da ilişki içerisinde bu cümlelere benzer ve tekrarlayan cümleler kurduğunuz oldu mu? Yukarıdaki ve yukarıdakine benzer her cümle bize ‘bağlanma stilimiz’ hakkında ipucu verir. Peki nedir bu bağlanma stilleri?
Bağlanma stillerini öğrenmeden önce bağlanma kuramına minik bir göz atalım: Psikiyatrist John Bowlby ve ardından Mary Ainsworth’un çalışmalarıyla literatüre giren Bağlanma Kuramı, aslında hayatta kalma içgüdüsünün bir sonucudur. Bebeklik döneminde bakım veren ile (genellikle anneyle) kurulan ilişki, beyinde bir şablon oluşturur. Çocuk, dünyayı güvenli bir yer olarak mı yoksa tehdit dolu bir yer olarak mı deneyimleyeceğini; ihtiyaç duyduğunda biri tarafından görülüp görülmeyeceğini bu ilk ilişkide öğrenir.
Çocuk, ihtiyaç duyduğunda sevgi ve ilgi görmüşse, duyguları kabul edilmişse sevginin sürekliliğine inanır. Ancak sevgi bazen var, bazen yoksa; ebeveyn tutarsızsa, çocuk “acaba bugün beni sevecek mi?” kaygısıyla büyür. Bunların yanı sıra çocuk, duygusal olarak reddedilmişse veya ihtiyaçlarıyla baş başa bırakılmışsa, bu kez “yaklaşmak tehlikeli” mesajını öğrenir.
Eğer çocukken ihtiyaçlar zamanında, şefkatle ve tutarlı bir şekilde karşılandıysa, dünya çocuk için "güvenli bir yer" haline gelir. Ancak bu süreçte yaşanan aksaklıklar, yetişkinlikte aşk hayatını yöneten görünmez iplere dönüşür. Yani kurulan ilk temas, hayat boyu kurulacak bağların “provasıdır”.
Bağlanma kuramından yola çıkarak yetişkinlikteki bağlanma stillerini 3 başlık altında açıklayabiliriz:
1. Güvenli Bağlanma: Toplumun yaklaşık %50’sini oluşturan bu kişiler, yakınlık kurmaktan korkmazlar. "Beni terk eder mi?" kaygısıyla uykuları kaçmaz, partnerlerine alan tanımaktan çekinmezler. Sorunlarını açıkça konuşabilir, hem destek alabilir hem de destek verebilirler. Onlar için ilişki, bir savaş alanı değil, sığınılacak bir limandır.
2. Kaygılı Bağlanma: Bu bireyler için yakınlık, adeta bir nefes alma meselesidir. Partnerleriyle iç içe olma arzuları o kadar yüksektir ki, en ufak bir soğukluğu "beni artık sevmiyor" olarak yorumlayabilirler. Sürekli onay ve güven tazeleme ihtiyacı hissederler. Terk edilme korkusuyla bazen karşı tarafı boğabilir, partnerlerini kendilerine daha çok bağlamak için farkında olmadan manipülatif davranışlar sergileyebilirler.
3. Kaçıngan Bağlanma: Yakınlık, bu kişiler için bir tehdit unsurudur. Duygusal bir bağ derinleşmeye başladığında kendilerini geri çekerler. "Bağımsızlık" onlar için bir kalkandır. Partnerlerinin ihtiyaçlarını "muhtaçlık" olarak görür ve genellikle mesafeli durmayı tercih ederler. Tartışmalardan kaçar, duygularını paylaşmakta zorlanırlar. Aslında içeride bir yerlerde onlar da sevilmek isterler ancak savunma mekanizmaları buna izin vermez.
Şunu bilmek gerekir: Bağlanma stilleri değişmez kaderler değildir.
Kendimizi tanımak, geçmişimizi anlamak ve güvenli ilişkiler kurmak, bu döngüyü dönüştürmemizi sağlar. Çünkü sevgi, yalnızca geçmişte yaşadıklarımızın tekrarı olmak zorunda değildir; farkındalıkla yeniden öğrenilebilir bir deneyimdir.
Belki de ilk adım şu soruyu sormaktır: “Ben sevgiyi nasıl öğrenmiştim ve hâlâ kendimi korumak için mi aynı şekilde sevmeye çalışıyorum?”