Özgürlük bazen bir ülkeden değil, bir cümleden başlar; bir kadın kendi hikâyesini kendi kelimeleriyle yazabildiğinde.
Soraya Esfandiary (Türkçe okunuşuyla: Süreyya Esfendiyari Bahtiyari)
Kraliçe Farida (Türkçe okunuşuyla: Feride Zülfikar)
Prenses Diana
Bir kraliçe düşünün.
Dünyanın en güzel gelinlerinden biri.
Saraylar, taçlar, alkışlar…
Ve bütün bu ihtişamın ortasında, gözlerinden hiç eksilmeyen bir hüzün.
İşte o kadın Soraya Esfandiary’di.
Batı basını ona “the princess with the sad eyes” dedi; üzgün gözlü prenses.
Fotoğraflarında yalnızca zarafet değil, uzun bir bekleyişin ve ertelenmiş bir hayatın izleri vardı.
1951 yılında İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi ile evlendiğinde dünya bu masalı hayranlıkla izledi.
Ancak sarayın perde arkasında masalların sevmediği bir soru dolaşıyordu:
Devam edecek mi?
Yedi yıl boyunca tedaviler denendi, umutlar ertelendi, aylar yıllar içinde eridi.
Sarayda zaman takvimle değil, beklentiyle ölçülüyordu.
Sonunda gerçek tüm ağırlığıyla ortaya çıktı: Soraya anne olamayacaktı.
1958’de Şah, gözyaşları içinde boşanmayı açıkladı.
Bu bir ayrılıktan çok, bir kadının sessizce geri çekilmesiydi.
Soraya yıllar sonra bu anı kendi kaleminden şöyle anlatacaktı:
“Bu, kendi mutluluğumun feda edilmesiydi.”
Valizini topladı ve Paris’e gitti.
Artık kimse ona “Majesteleri” demiyordu.
Taç sarayda kalmıştı.
Paris, Soraya için bir kaçış değil — ayakta kalma çabasıydı.
Bu hikâye yalnızca Soraya’ya ait değil.
Aynı yıllarda, başka bir sarayda Kraliçe Farida vardı.
Mısır Kralı Faruk’la evliydi.
Üç kız çocuğu dünyaya getirdi: Ferial, Fevziye ve Fadia.
Halk onu seviyordu.
Ama saray, sevgiden çok süreklilikle ilgileniyordu.
Erkek varis yoktu.
1948’de boşandılar.
Farida tacını, evliliğini ve alıştığı hayatı geride bırakarak sessizce çekildi.
Çünkü bazı kadınlar gürültüyle değil, susarak eksiltilir.
Yıllar sonra sahneye Prenses Diana çıktı.
Dünyanın sevgisini kazanan bir kadın.
Ama kendi hayatında derin bir yalnızlık taşıyordu.
“Dünyadaki en büyük hastalık, insanların kendini sevilmemiş hissetmesidir.”
Soraya’dan Farida’ya, Prenses Diana’dan bugüne uzanan çizgi bize şunu fısıldıyor:
Kadınların hikâyeleri çoğu zaman kendi seslerinden önce, başkalarının beklentileriyle yazıldı.
Belki artık başka bir yerden bakmanın zamanı.
Bir kadının hayatı, kendini açıklamak zorunda kalmadan,
savunmaya mecbur bırakılmadan,
yalnızca olduğu hâliyle kabul edildiğinde…
Belki o gün,
saraydan Paris’e uzanan yollar
sürgün olmaktan çıkar
ve özgürlüğe açılır.
Yazan: Nurgül Bekar
GENEL
15 Ocak 2026KÖŞE YAZILARI
15 Ocak 2026GÜNDEM
15 Ocak 2026GÜNDEM
15 Ocak 2026GÜNDEM
15 Ocak 2026GÜNDEM
15 Ocak 2026GÜNDEM
15 Ocak 2026