Celil Kocataş

Celil Kocataş

06 Ocak 2026 Salı

TAZİYE SOFRASI: GELENEK Mİ, YÜK MÜ?

TAZİYE SOFRASI: GELENEK Mİ, YÜK MÜ?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Taziye yemekleri kalkmalı mı? Bu soru, son yıllarda Türkiye’de hem dini hem de sosyal yönleriyle en çok tartışılan başlıklardan biri haline geldi. İlk bakışta masum bir gelenek gibi görünen taziye sofraları, bugün birçok aile için ağır bir maddi ve manevi yük anlamına geliyor. Meselenin bu denli gündemde olmasının nedeni de tam olarak burada yatıyor.

2025 yılında pek çok bölgede taziye yemeklerinin kaldırılması ya da sınırlandırılması için ciddi adımlar atıldı. Mardin, Aksaray ve Şanlıurfa’nın bazı ilçelerinde mülki amirler, bu uygulamayı yasaklayan ya da belirli kurallara bağlayan kararlar aldı. Taziye evlerinin girişine asılan “Bu taziye evinde yemek verilmemektedir” tabelaları, daha kapıdan girerken beklentiyi ortadan kaldırmayı ve sosyal baskıyı kırmayı amaçladı. Çünkü bu baskı, bireysel bir itirazla değil ancak toplumsal bir mutabakatla aşılabiliyor.

Zira taziye yemeği geleneği, çoğu zaman “El âlem ne der?” ya da “Babamın cenazesinde yemek vermedi demesinler” gibi derin korkularla besleniyor. En büyük eleştiri de tam burada yoğunlaşıyor: Ateş düştüğü yeri yakarken, bir de üzerine ekonomik yük bindirmek. Nice aile, acısını yaşayamadan yüzlerce kişiye yemek yedirmek için borçlanıyor, kredi çekiyor. Üstelik hazırlanan yemeklerin bir kısmı çoğu zaman ziyan oluyor ki bu durum, dayanışma ruhuyla da bağdaşmıyor.

Oysa hem geleneğin hem de dinin özünde bambaşka bir anlayış var. Asıl olan, cenaze sahibine yemek yedirmektir; cenaze sahibinin yemek dağıtması değil. Komşuların ve akrabaların yemek yapıp yas evine getirmesi, acılı ailenin mutfak telaşından kurtulmasını sağlar. Ne var ki günümüzde bu anlayış tersine dönmüş; cenaze evleri adeta birer “restoran” gibi hizmet verir hale gelmiştir. Bazı din âlimleri de özellikle mirasçılar arasında yetim varsa, miras malından bu tür yemekler verilmesinin kul hakkına girebileceği yönünde uyarılarda bulunmaktadır.

Taziyenin asıl amacı acıyı paylaşmak, teselli etmektir. Ancak yemek telaşı çoğu zaman bu amacı gölgede bırakıyor. Ev sahipleri gelenlere hizmet etmekten ne dua edebiliyor ne de taziyeleri hakkıyla kabul edebiliyor. Hatta kimi zaman ortam, bir yas evinden çok sosyal bir toplantı havasına bürünüyor.

Belki de çözüm, taziye yemeğini tamamen kaldırmaktan ziyade geleneği aslına döndürmekte yatıyor. Bazı illerde belediyelerin yemek hizmetini üstlenmesi, aileyi bu yükten kurtaran önemli bir adım. Ağır yemekler yerine çay, su ya da basit bir ikramla taziye sürecinin geçirilmesi de mümkün. Nitekim bazı köyler ve aşiretler ortak karar alarak taziye yemeği uygulamasını tamamen kaldırmış durumda. Bu tür toplu kararlar, sosyal baskıyı kırmada son derece etkili oluyor.

Komşuların yardımlaşma amacıyla getirdiği yemekler elbette kıymetlidir. Ancak cenaze sahibinin borçlanarak verdiği yemekler hem aklen hem de vicdanen tartışmalıdır. Bir kişinin tek başına “Yemek vermiyorum” demesi zor olabilir; fakat bir makamın ya da ortak bir kararın varlığı, cenaze sahibine güçlü bir mazeret sunar.

Ne yazık ki pek çok insan bu geleneği dini bir zorunluluk sanıyor. Oysa Peygamberimizin tavsiyesi açıktır: “Cenaze evine yemek götürün, çünkü onların başı derttedir.” Bu mesajın camilerde ve toplumda daha fazla anlatılması, geleneğin nasıl tersine döndüğünü göstermesi açısından büyük önem taşıyor.

Bir de işin düşündürücü bir başka boyutu var: Sırf yemek yiyebilmek için cenaze ilanlarını takip edenler… “Yemek için taziye gezenler” meselesi, toplumsal empatinin ne kadar zayıfladığını gösteren acı bir tablo. Yas evlerinde yemeğin lezzetinin, etin kalitesinin, pilavın kıvamının konuşulması; taziyenin kutsiyetini ve vakarını zedeliyor. Bir yas evinin restoran gibi puanlanması, açık bir kültürel yozlaşma göstergesidir.

Sonuç olarak taziye yemeği meselesi sadece bir sofra meselesi değildir. Bu konu, bir toplumun acıya duyduğu saygının ve yardımlaşma ahlakının gerçek bir sınavıdır. Ateş düştüğü yeri yakarken, o ateşe odun taşımak yerine cenaze sahibinin omzundaki yükü almak gerçek insanlık vazifesidir. Geleneği aslına döndürmek; gösterişten uzak, samimi ve sessiz bir yas ortamını yeniden inşa etmekle mümkündür.

[email protected]

Devamını Oku

BİR SABAH YÜRÜYÜŞÜNDEN TOPLUMSAL VİCDAN MUHASEBESİNE

BİR SABAH YÜRÜYÜŞÜNDEN TOPLUMSAL VİCDAN MUHASEBESİNE
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Çoğu insan için sabah yürüyüşü; temiz hava almak, güne zinde başlamak demektir. Oysa bazen yürüdüğünüz bir sokak, girdiğiniz bir fırın kuyruğu; ülkenin sosyolojik röntgenini çekmeye yeter de artar. Geçtiğimiz sabah yalnızca ekmek almak için çıktığım o kısa yürüyüşte, aslında toplumun görünmez yaralarıyla, derinleşen uçurumlarıyla ve sessiz çığlıklarıyla yüzleştim.

Fırının önünde bekleyen Mehmet Amca’yla karşılaştığımda, zihnimdeki “emeklilik huzuru” tablosu yerle bir oldu. Raflarda taze ekmekler dururken neden beklediğini sorduğumda aldığı cevap boğazımda düğüm oldu: “Ekmek dağıtımından dönecek fırıncıyı bekliyorum, bakkallardan dönen bayat ekmekleri getirecek…”

Bu sözler sadece bir yoksulluk itirafı değildi. Aynı zamanda “askıda ekmek” kültürünün, yaşlılara yönelik bakım ve sosyal destek vaatlerinin sokaktaki gerçekle ne kadar örtüşmediğinin de acı bir göstergesiydi. Yardım etme isteğimi fark ettiği anda benden uzaklaşan o yaşlı adamın vakarı, modern toplumun kaybettiği en büyük değerlerden birini hatırlattı bana: Onur.

Bizler sokak hayvanlarının refahını uzun uzun tartışırken, bir köşede onuruyla bayat ekmek bekleyen insanımızı görmezden gelmenin ağırlığı omuzlarımızda duruyor.

Son on yılda sokaklardaki sahipsiz köpek sayısındaki kontrolsüz artış, ülkemize gelen yabancı turistlerin bile dikkatini çekiyor. “Avrupa şehirlerinde sokak köpeği göremezsiniz ama sizin ülkenizde her yerde var” cümlesi, sadece bir gözlem değil; üzerinde düşünülmesi gereken bir gerçeği işaret ediyor.

Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. Akşam vakti pazarlarda, meyve artıkları biraz daha ucuza düşsün diye bekleyen insanlar varken; her meseleyi tek başına hayvan sevgisi ekseninde tartışmak, asıl sorunu görmezden gelmek anlamına geliyor.

Toplum olarak içine sürüklendiğimiz bu adaletsizlik sarmalı rakamlarla değil, sahnelerle anlatılabilir: Bir yanda milyonlarca liralık kol saatleri, diğer yanda akşam pazarından artık toplayanlar. Bir yanda milyonluk makam araçları, elli bin liralık ayakkabılar, diğer yanda okula yırtık ayakkabıyla giden çocuklar.

Gazete sayfalarında sıradanlaşan iş kazaları, kadın cinayetleri, uyuşturucu bataklığı… İnsan hayatının ucuzladığı, tedbirin “maliyet” sayıldığı bir iklimde vicdanlar giderek sağırlaşıyor. Düşünceler arasında kaybolup evimin sokağını iki sokak geçtiğimi fark ettiğimde, aslında zihnimin de bu karmaşanın içinde kaybolduğunu anladım. Televizyon karşısında ya da internet ekranlarında “Neler oluyor bu ülkede?” diye iç geçirmek artık çözüm üretmiyor.

Yaşananlar birer haber başlığı değil; hayatın tam kalbindeki sızılardır. Çözüm yalnızca bir sonraki seçimde sandığa gitmek değil; sokağa, komşuya, yaşlıya ve adalete karşı kaybettiğimiz o kolektif sorumluluk bilincini yeniden inşa etmektir.

Aksi takdirde daha çok Mehmet Amca, bayat ekmek kuyruklarında onuruyla sınanacak; bizler ise sadece izlemekle yetineceğiz. Sizce biz nerede hata yaptık? Komşusu açken tok yatanlardan mı olduk, yoksa adaleti sadece sandığa mı bıraktık?

Celil Kocataş

[email protected]

Devamını Oku

KAYSI, SAĞLIK VE ÇİMENTO: BİR BÖLGENİN VİCDAN SINAVI

KAYSI, SAĞLIK VE ÇİMENTO: BİR BÖLGENİN VİCDAN SINAVI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yazıya kaysıyla başladım. Çünkü kaysı, bu coğrafyanın sadece bir ürünü değil; Malatya ve çevresinin alın teri, geçim kaynağı, belleği. Bu yıl yaşanan don felaketiyle zaten ağır yara alan üretici, şimdi bir kez daha mağdur edilmek üzere. Ancak asıl vahim olan, meselenin yalnızca tarımla sınırlı kalmaması.

Sağlık… Bence bu kadar ucuz olmamalı. Birilerinin para kazanması uğruna, bir bölgenin insanlarının sağlıksız bir yaşama mahkûm edilmesi kabul edilemez. Depremin üzerinden bin güne yakın zaman geçti; hala düzelmeyen, onarılmayı bekleyen sayısız sorun varken şimdi bir felaket daha kapıda: çevre felaketi.

Kısaca söyleyelim: Çimento fabrikası. Malatya’nın Yazıhan bölgesine yapılması planlanan çimento fabrikası, kaysının yoğun olarak yetiştiği, geniş tarım arazilerinin bulunduğu bir alanda düşünülüyor. Bu tercih, bir bölge halkının sağlığının ve geleceğinin, “yatırım” adı altında gözden çıkarılması anlamına geliyor. Üstelik ülkemizin hâlihazırda binlerce ton çimento ihraç ettiği bir dönemde, yeni bir “zehir kaynağına” gerçekten ihtiyaç var mı?

Çimento fabrikalarının bacalarından çıkan tozların tarımı ve hayvancılığı nasıl etkilediği bilinen bir gerçek. İnce partiküller bitkilerin yapraklarına çöker, fotosentezi engeller, verimi düşürür. Hayvanların ve insanların solunum yollarını etkiler. Peki bunlar hiç mi düşünülmedi? Yoksa birileri yine “yaptık oldu” mu diyecek? Sivil toplum örgütleri neredesiniz? Siyasi partiler, siz neredesiniz? Bir bölge göz göre göre zehirlenirken sessiz kalmak, bu yükün altına girmek değil midir?

Çimento fabrikaları çevreye ve insan sağlığına ne yapar? Yanıtlar ürkütücü ama şaşırtıcı değil. Çimento üretimi, yüksek enerji tüketimi ve kimyasal süreçler nedeniyle ciddi bir hava kirliliği kaynağı. Toz emisyonları, tarımsal üretimi ve hayvan sağlığını olumsuz etkiliyor. Karbondioksit salımı küresel iklim değişikliğini hızlandırıyor; azot oksitler ve kükürt dioksit asit yağmurlarına yol açabiliyor. Cıva, kadmiyum gibi ağır metallerin çevreye yayılma riski ise halk sağlığı açısından büyük bir tehdit.

Bununla da bitmiyor. Gürültü ve titreşim kirliliği yaşam kalitesini düşürüyor; ocak işletmeleri geniş alanları tahrip ederek ekolojik dengeyi bozuyor, su kaynaklarını etkiliyor. Dünya Sağlık Örgütü, hava kirliliğinin akciğer kanserine yol açtığını, mesane kanseri riskini artırdığını açıkça ortaya koyuyor.

Çimentonun ana bileşeni olan klinker; silisyum, kalsiyum, alüminyum ve demir oksit içeren hammaddelerin yüksek ısıda pişirilmesiyle elde ediliyor. Bu süreç doğası gereği kirletici. Sonuç ortada: Çimento sanayi hem yerel hem küresel ölçekte çevreyi ve insan sağlığını olumsuz etkiliyor.

Dahası var. ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinde çevre ve sağlık kaygıları nedeniyle kapatılan ya da sınırlandırılan çimento tesislerinin, Türkiye gibi ülkelere kaydırıldığı biliniyor. Yani başkalarının istemediği yük, bizim coğrafyamıza taşınıyor.

Bu tablo karşısında sessizlik kabul edilemez. Bu, yalnızca yerel bir çevre itirazı değil; sağlıklı yaşam hakkının, tarımsal üretimin ve şeffaf yönetimin savunusudur. Sivil toplum örgütlerinin ve siyasi partilerin, bir bölgenin göz göre göre zehirlenmesine karşı açık ve net bir duruş sergilemesi gerekir. Kaysıdan sağlığa, sağlıktan geleceğe uzanan bu zincir koparsa, kaybeden hepimiz oluruz.

[email protected]

Devamını Oku

KAYSI, SAĞLIK VE ÇİMENTO: BİR BÖLGENİN VİCDAN SINAVI

KAYSI, SAĞLIK VE ÇİMENTO: BİR BÖLGENİN VİCDAN SINAVI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yazıya kaysıyla başladım. Çünkü kaysı, bu coğrafyanın sadece bir ürünü değil; Malatya ve çevresinin alın teri, geçim kaynağı, belleği. Bu yıl yaşanan don felaketiyle zaten ağır yara alan üretici, şimdi bir kez daha mağdur edilmek üzere. Ancak asıl vahim olan, meselenin yalnızca tarımla sınırlı kalmaması.

Sağlık… Bence bu kadar ucuz olmamalı. Birilerinin para kazanması uğruna, bir bölgenin insanlarının sağlıksız bir yaşama mahkûm edilmesi kabul edilemez. Depremin üzerinden bin güne yakın zaman geçti; hala düzelmeyen, onarılmayı bekleyen sayısız sorun varken şimdi bir felaket daha kapıda: çevre felaketi.

Kısaca söyleyelim: Çimento fabrikası. Malatya’nın Yazıhan bölgesine yapılması planlanan çimento fabrikası, kaysının yoğun olarak yetiştiği, geniş tarım arazilerinin bulunduğu bir alanda düşünülüyor. Bu tercih, bir bölge halkının sağlığının ve geleceğinin, “yatırım” adı altında gözden çıkarılması anlamına geliyor. Üstelik ülkemizin hâlihazırda binlerce ton çimento ihraç ettiği bir dönemde, yeni bir “zehir kaynağına” gerçekten ihtiyaç var mı?

Çimento fabrikalarının bacalarından çıkan tozların tarımı ve hayvancılığı nasıl etkilediği bilinen bir gerçek. İnce partiküller bitkilerin yapraklarına çöker, fotosentezi engeller, verimi düşürür. Hayvanların ve insanların solunum yollarını etkiler. Peki bunlar hiç mi düşünülmedi? Yoksa birileri yine “yaptık oldu” mu diyecek? Sivil toplum örgütleri neredesiniz? Siyasi partiler, siz neredesiniz? Bir bölge göz göre göre zehirlenirken sessiz kalmak, bu yükün altına girmek değil midir?

Çimento fabrikaları çevreye ve insan sağlığına ne yapar? Yanıtlar ürkütücü ama şaşırtıcı değil. Çimento üretimi, yüksek enerji tüketimi ve kimyasal süreçler nedeniyle ciddi bir hava kirliliği kaynağı. Toz emisyonları, tarımsal üretimi ve hayvan sağlığını olumsuz etkiliyor. Karbondioksit salımı küresel iklim değişikliğini hızlandırıyor; azot oksitler ve kükürt dioksit asit yağmurlarına yol açabiliyor. Cıva, kadmiyum gibi ağır metallerin çevreye yayılma riski ise halk sağlığı açısından büyük bir tehdit.

Bununla da bitmiyor. Gürültü ve titreşim kirliliği yaşam kalitesini düşürüyor; ocak işletmeleri geniş alanları tahrip ederek ekolojik dengeyi bozuyor, su kaynaklarını etkiliyor. Dünya Sağlık Örgütü, hava kirliliğinin akciğer kanserine yol açtığını, mesane kanseri riskini artırdığını açıkça ortaya koyuyor.

Çimentonun ana bileşeni olan klinker; silisyum, kalsiyum, alüminyum ve demir oksit içeren hammaddelerin yüksek ısıda pişirilmesiyle elde ediliyor. Bu süreç doğası gereği kirletici. Sonuç ortada: Çimento sanayi hem yerel hem küresel ölçekte çevreyi ve insan sağlığını olumsuz etkiliyor.

Dahası var. ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinde çevre ve sağlık kaygıları nedeniyle kapatılan ya da sınırlandırılan çimento tesislerinin, Türkiye gibi ülkelere kaydırıldığı biliniyor. Yani başkalarının istemediği yük, bizim coğrafyamıza taşınıyor.

Bu tablo karşısında sessizlik kabul edilemez. Bu, yalnızca yerel bir çevre itirazı değil; sağlıklı yaşam hakkının, tarımsal üretimin ve şeffaf yönetimin savunusudur. Sivil toplum örgütlerinin ve siyasi partilerin, bir bölgenin göz göre göre zehirlenmesine karşı açık ve net bir duruş sergilemesi gerekir. Kaysıdan sağlığa, sağlıktan geleceğe uzanan bu zincir koparsa, kaybeden hepimiz oluruz.

[email protected]

Celil Kocataş

Devamını Oku

TEKSTİLDE SESSİZ GÖÇ: TÜRKİYE’DEN MISIR’A AKAN YATIRIMLAR ALARM VERİYOR

TEKSTİLDE SESSİZ GÖÇ: TÜRKİYE’DEN MISIR’A AKAN YATIRIMLAR ALARM VERİYOR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye’nin en köklü üretim alanlarından biri olan tekstil ve konfeksiyon sektörü, son yılların en büyük kırılmalarından birinin içinde. Malatya Ticaret ve Sanayi Odası (MTSO) Yönetim Kurulu Başkanı Oğuzhan Ata Sadıkoğlu’nun dikkat çektiği üzere, sektördeki daralma artık gizlenemez boyutlara ulaşmış durumda. Türkiye’nin istihdam lokomotiflerinden biri olan tekstilde, büyük yatırımcılar artan ekonomik baskılar nedeniyle zor bir dönemden geçiyor.

Özellikle son aylarda firmaların üretimlerini başka ülkelere kaydırmaya başlaması, “Türkiye tekstilini ne bekliyor?” sorusunu daha yüksek sesle gündeme taşıyor. Enflasyonun yükselmesi, enerji fiyatlarının artması, işçilik maliyetlerinin ağırlaşması ve finansmana ulaşmanın her geçen gün biraz daha zorlaşması, sektörün üzerindeki yükü dayanılmaz hale getirdi.

Art arda gelen ekonomik dalgalanmalar, daha önce hiç görülmemiş bir belirsizlik ortamı doğurdu. Bu belirsizlik, özellikle büyük tekstil şirketlerini yeni arayışlara iterken, Türk tekstil tarihinin en büyük “yatırım göçü” Mısır’a doğru hız kazandı.

Daha düşük enerji maliyetleri, iş gücü avantajı ve devlet teşvikleri, Mısır’ı her geçen gün daha cazip bir merkez haline getiriyor. Türkiye’de üretim yapan birçok firma, maliyet baskısına dayanamayarak yatırımlarını Mısır’a yönlendiriyor. Bu durum hem istihdam hem de üretim hacmi açısından ciddi endişeler yaratıyor.

Sadıkoğlu’nun sözleri durumu açıkça özetliyor: “Hat safhada sorun yaşayan şirketler yatırımlarını Mısır’a, Bangladeş’e kaydırıyor. Bir dönem 1500–2000 kişi çalıştıran tesisler bugün 300–500 kişiye düştü.”

İstatistikler tehlikenin boyutunu ortaya koyuyor. SGK verilerine göre, Türkiye genelinde tekstil ve moda sektöründe son iki yılda 4.504 işyeri kapandı. Sektörde Ocak 2024’te 1 milyon 225 bin olan istihdam, 2025’te 1 milyonun altına indi.

Yalnızca 2025’in ilk üç ayında 2.147 şirket faaliyetlerine son verdi ve istihdam 35.460 kişi azaldı.

Öte yandan Mısır’da tablo tam tersi yönde.

Medya kaynaklarına göre Nil Vadisi’nde bugün 200’den fazla Türk tekstil fabrikası faaliyet gösteriyor.

2021 yılında Mısır ile Türkiye arasındaki tekstil-giyim ticaret fazlası 118 milyon dolar iken, 2024’te bu tablo tam tersine dönerek 171 milyon dolar açık verildi.

DEİK Türkiye-Mısır İş Konseyi Başkanı Mustafa Denizer’in verdiği bilgilere göre: Mısır’ın yıllık yaklaşık 4 milyar dolarlık tekstil ve konfeksiyon ihracatının %40–50’si Türk yatırımcıların kontrolünde. 

Mısır’da faaliyet gösteren Türk firmaları 100 bin kişiye istihdam sağlıyor. Bu firmaların toplam cirosu 1.5-2 milyar dolar seviyesinde. Mısır Yatırım ve Dış Ticaret Bakanı’nın sunduğu yeni teşvik paketleri de bu cazibeyi her geçen gün artırıyor.

Yıllardır süren yatırım akışı, artık zorunluluğa dönüştü. Türkiye ile Mısır arasında 2005’te imzalanan serbest ticaret anlaşmasıyla başlayan yatırım akışı, 2012 sonrasında hızlandı.

LC Waikiki, Çalık, Arçelik, Hayat Kimya gibi büyük şirketlerin Mısır’da yaptığı yatırımlar her yıl büyümeye devam ediyor. 

Türkiye’de tekstil ihracatının zirve yaptığı 2019–2022 yılları arasında bile Mısır’a yatırım akışı durmadı. Sektörün Türkiye’de daralmaya başladığı 2022 sonrası ise bu göç neredeyse mecburiyete dönüştü.

Üretim baskısının giderek artması, maliyetlerin kontrolsüz yükselmesi ve teşvik eksikliği, sektörde tarihi bir kırılmayı beraberinde getiriyor. Türkiye tekstilinin devleri, ayakta kalmak için artık yurt dışına açılmak zorunda kalıyor.

Bu durum yalnızca ekonomik bir tabloyu değil; yüzbinlerce çalışanın geleceğini, üretimin yönünü ve Türkiye’nin ihracat gücünü doğrudan etkileyen büyük bir dönüşümü işaret ediyor.

Sonuç olarak; Türkiye tekstil sektörü, yakın tarihinde benzeri görülmemiş bir “yatırım göçü” ile Mısır’a doğru yöneliyor ve bu tablo, sektörün geleceği için ciddi bir alarm niteliği taşıyor.

Celil Kocataş

[email protected]

Devamını Oku