27 Ocak 2026 Salı
HBB’NİN KATKILARIYLA “UMUTZEDE” BELGESELİ İZLEYİCİYLE BULUŞTU
MİLLİ DAYANIŞMA, KARDEŞLİK VE DEMOKRASİ KOMİSYONU
ADLÎ EMANET DEPOSU MU, YOL GEÇEN HANI MI?
SUÇLA GELEN SAHTE LİDERLİK VE TOPLUMSAL KIRILMA.!
Kirli siyaset ne mi?
KALBİ HAFİFLETMENİN EN GÜZEL YOLU: AFFETMEK
Son yıllarda gençler arasında sessiz ama son derece tehlikeli bir yarış yaşanıyor:
Suçla güç kazanma, şiddetle lider olma yarışı…
Bir zamanlar çalışkanlıkla, ahlakla, bilgiyle elde edilen “itibar”, bugün ne yazık ki yerini korku salmaya, zorbalığa ve suça bırakıyor. Sosyal medya, dijital platformlar ve kimi dizi senaryoları; suç işlemeyi cesaret, şiddeti liderlik, gücü ise haklılık gibi sunuyor. Genç zihinler ise bu sahte vitrinin önünde savunmasız.
Ortada çok net bir gerçek var:
Suçla gelen liderlik, liderlik değildir.
Bu, sadece toplumu içten içe çürüten bir yanılsamadır.
Daha bıyığı terlememiş gençler, “en güçlü benim” demenin yolunu bıçakta, sopada, çetede arıyor. Çünkü onlara sabrı, emeği, ahlakı anlatan yok; ama şiddeti alkışlayan, suçu normalleştiren binlerce görüntü var. Böyle bir ortamda büyüyen gençten sağduyu beklemek, yangına su taşımadan ateşi söndürmeye benzer.
Asıl tehlike burada başlıyor:
Bu yarış sadece bireysel suçlar doğurmuyor, toplumsal bir kırılmaya yol açıyor. Güven duygusu sarsılıyor, sokaklar tedirginliğe teslim ediliyor, adalet duygusu yara alıyor. Daha da kötüsü, suç işleyen “kazanıyor” algısı kökleşiyor.
Bugün görmezden geldiğimiz her şiddet görüntüsü, yarın karşımıza bir cenaze, bir mahkeme dosyası ya da karanlık bir istatistik olarak çıkıyor.
Ve evet, artık sadece “şahitlik edeceğiz” demiyoruz; ediyoruz.
Eğer bu gidişata karşı gerçek tedbirler alınmazsa; aile, okul, medya ve devlet aynı sorumluluk bilinciyle hareket etmezse, kaybedilen sadece gençler olmayacak.
Kaybedilen; toplumun vicdanı, huzuru ve geleceği olacak.
Unutmayalım:
Gerçek liderlik yumrukta değil, akıldadır.
Gerçek güç şiddette değil, ahlaktadır.
Ve bu gerçeği gençlere anlatmak, hepimizin boynunun borcudur..
Bu gidişata sessiz kalan her aile, farkında olmadan bu çöküşün bir parçası oluyor.
Çocuğunu ekrandaki şiddete teslim eden, davranış değişimini görmezden gelen her ebeveyn bilmelidir ki; suç bir anda başlamaz, evde fark edilmediği anda büyür.
Aile dur demezse, sokak acımasızca öğretir.
Henüz ergenlik çağına bile adım atmamış çocuklarımızın suça bu kadar kolay sürüklenmesi, ne bireysel hatalarla ne de “gençlik hevesi” gibi basit gerekçelerle açıklanabilir. Ortada çok daha derin, çok daha tehlikeli bir gerçek vardır: Bu ülkenin gençliği, yıllardır süren sinsi bir kuşatma altındadır.
Bugün çocuklarımızın zihinleri; sosyal medya, diziler ve dijital platformlar üzerinden sistemli bir şekilde şekillendiriliyor. Bu mecralarda adalet, hukuk ve ahlâk; çoğu zaman gölgede bırakılırken, şiddet yüceltiliyor. Yumruk atan, silah çeken, korku salan karakterler; “güçlü”, “lider” ve “haklı” olarak sunuluyor. Genç beyinlere fısıldanan mesaj açık ve nettir: Güç sende ise haklısın, şiddet seni zirveye taşır.
Bu algıyla büyüyen bir çocuk, vicdanla değil korkuyla hareket etmeyi öğreniyor. Hakkı aramayı değil, hakkı zorla almayı benimsiyor. Henüz hayatın yükünü omuzlayacak yaşa gelmeden, suçun ve şiddetin tam ortasına itiliyor. Sonrası ise hepimizin yüreğini dağlayan manzaralar… Gencecik bedenler kara toprağa düşüyor, anneler evlat acısıyla yanıyor, babalar sessizce çöküyor.
Asıl tehlike, bu sürecin fark edilmemesidir. Çünkü bu bir rastlantı değil, planlı bir yönlendirmedir. Değerleri “eski”, ahlâkı “baskı”, edebi ise “geri kalmışlık” olarak gösteren bir zihniyet, yeni bir nesil inşa etmeye çalışmaktadır. Şiddeti meşrulaştıran bu anlayış, özgürlük ve sanat kavramlarının arkasına saklanarak toplumu içten içe kemirmektedir.
Ne yazık ki bizler çoğu zaman bu yıkımı seyirci koltuğundan izliyoruz. Reyting uğruna yapılan yapımlara, tıklanma uğruna yayılan içeriklere, “bana dokunmayan yılan” anlayışıyla sessiz kalıyoruz. Oysa bugün dokunmayan, yarın kapımızı çalıyor.
Peki, böyle bir kuşatma altındaki ülke nasıl kurtulur?
Kurtuluş; yalnızca cezaları artırmakta, yasaklar koymakta değildir. Gerçek çözüm; ailede başlar, okulda şekillenir, sokakta ve ekranda tamamlanır. Çocuğa doğru rol modeller sunmadan, iyiliği güçlü kılmadan, adaleti şiddetten kesin bir çizgiyle ayırmadan bu gidiş durdurulamaz.
Aileler çocuklarının yalnızca karnını değil, kalbini ve vicdanını da doyurmak zorundadır. Eğitim sistemi başarıyı sadece sınavla değil, ahlâkla da ölçmelidir. Medya ise reytingin değil, sorumluluğun peşinden gitmelidir.
Unutulmamalıdır ki; gençliğini kaybeden bir millet, geleceğini de kaybeder. Bir nesil sessizce zehirlenirken susmak, bu suça ortak olmaktır. Bugün konuşmazsak, yarın konuşacak evlat bulamayabiliriz.
Gençlerimiz her geçen gün millî ve dinî değerlerimizden biraz daha uzaklaşıyor.
Bu uzaklaşma ne bir günde oldu ne de kendiliğinden…
Sosyal medya üzerinden kurulan görünmez tuzaklarla;
tarihiyle bağı koparılmış,
inancıyla arasına mesafe koymuş,
aidiyet duygusu zayıflatılmış bir gençlik inşa ediliyor.
Ve biz ne yapıyoruz?
Çoğu zaman seyrediyoruz.
Ekranların arkasında gençlerimizin zihinleri yeniden şekillenirken, biz “nasıl bu hale geldik?” diye sormakla yetiniyoruz. Oysa asıl soru şudur:
Neden bu gidişata zamanında müdahale edemedik?
Bugün gençlere millî değerler anlatılmıyor;
dinî hassasiyetler “baskı”,
gelenekler “geri kalmışlık”,
ahlâk ise “özgürlük karşıtı” gibi sunuluyor.
Bu algı, yüksek sesle değil;
mizahla, akımlarla, influencer’larla,
yani gençlerin dünyasına en kolay giren kapılardan veriliyor.
Tehlike de tam burada başlıyor.
Gençlerimiz kötü niyetli oldukları için değil;
yalnız bırakıldıkları için savruluyor.
Dinlenmeyen, anlaşılmayan, örnek göremeyen her genç;
başka seslere kulak vermek zorunda kalıyor.
Unutulmamalıdır ki değerler, nutuklarla değil;
yaşanarak,
örnek olarak,
samimiyetle aktarılır.
Eğer bizler bugün susarsak,
yarın sadece bir nesli değil;
o neslin taşıyacağı hafızayı, kimliği ve inancı da kaybederiz.
Asıl korkutucu olan, gençlerin değişmesi değil;
bizim bu değişimi normalleştirmemizdir.
Çünkü bir toplum, değerlerini savunmayı bıraktığı gün;
geleceğini başkalarının insafına terk etmiş demektir.
Ve hiçbir millet,
kendi değerlerinden vazgeçerek ayakta kalamaz.
Zaman zaman gençleri sert şekilde eleştiriyoruz. Diyoruz ki; “Saygı kalmadı… Anne-babaya karşı konuşmalar, verilen cevaplar eskisi gibi değil… Z kuşağı haddini bilmiyor…” Evet, bazı gözlemler doğru olabilir. Ancak bu tabloya sadece gençler üzerinden bakmak, büyük bir eksikliktir.
Peki ya biz büyükler?
Hiç kendimize dönüp şu soruyu soruyor muyuz:
Biz nerede eksik kaldık..?
Çocuklarımıza yeterince vakit ayırdık mı?
Sadece maddi ihtiyaçlarını mı karşıladık, yoksa onların duygularını da anlamaya çalıştık mı?
Yoruldukları zaman dinledik mi, yoksa hemen yargıladık mı?
Teknolojiyi biz de onlara sığınak yaptık… Telefonları ellerine verdik, biz de kendi dünyamıza çekildik. Evde bir aradaydık ama birlikte değildik. Onlara örnek olacak davranışlar mı gösterdik, yoksa “Benim zamanımda böyle değildi” diyerek sıyrıldık mı?
Bazı ebeveynler ne yazık ki kendi hayatını, kendi huzurunu çocuklarının ihtiyaçlarının önüne koydu. “Ben yaşayamadım, bari şimdi yaşayayım” diyerek, çocuklarıyla aralarına mesafe koydu. Bu da gençlerde ilgisizlik, değersizlik ve savrulmuşluk hissi yarattı.
Bugünün gençliği kolay bir zamanda büyümüyor. Değişen dünya, ahlakın sınırlarını esnetiyor. İşte tam bu noktada, onları en çok bizim tutmamız gerekirken, biz büyükler de çoğu zaman kolaya kaçtık.
Eleştirmek kolay… Ama anlamaya çalışmak, en çok da bizim sorumluluğumuz.
Unutmayalım.: Sağlam bir gençlik, sadece sağlam bir gelecek değil, aynı zamanda kendini sorgulayan bir önceki nesil ister.
Belki de önce şu gerçekle yüzleşmeliyiz .!!
Bugün çocuklarımızı eleştirdiğimiz birçok şeyin, farkında olmadan sergilediğimiz bencilliklerimizin bir sonucu olduğunu görmek zorundayız. Çünkü bir çocuğun aynası, önce anne ve babanın gölgesidir.
Son yıllarda toplumda gözle görülür bir değişim yaşanıyor. En çok da aile-çocuk ilişkilerinde… Eskiden ebeveynin sözü otorite sayılır, çocuklar büyüklerine karşı saygıda kusur etmezdi. Şimdi ise birçok evde, çocuklar ne denilse karşılık veriyor; sınır tanımayan cevaplar, eleştiriyi hakaret sanan tepkiler sıradanlaştı.Aileler, çocuklarına söz geçiremez oldu. Eskiden bir bakış yeterken, şimdi laf anlatmak bile mümkün değil. Tepkiler “beş beş” cevaplarla geliyor; saygı, sabır, edep neredeyse unutulmuş gibi.
Bazı aileler ise pes etmiş durumda. “Ne dersem boş” deyip kenara çekilmiş, çocuklarını adeta kendi akışına bırakmış. Fakat işte tam burada büyük bir tehlike başlıyor. Bu boşluk, çocukları kötü alışkanlıkların, zararlı çevrelerin, sosyal medya bağımlılığının ve kimlik krizlerinin içine sürüklüyor.
Çünkü çocuklar ne kadar özgürlük isterse istesin, sorumluluk ve rehberlik olmadan özgürlük, başıboşluktur. Ailenin ilgisizliğiyle yalnızlaşan gençler, dış dünyanın sahte kahramanlarına, yanlış rol modellere sarılıyor. Şarkılarda küfür, dizilerde ahlaksızlık, sosyal medyada gösteriş ve saygısızlık artık ‘normal’ gibi sunuluyor.
Bugün yaşanan saygı, ahlak ve sorumluluk krizinin temelinde, evde eksilen ilgi, sevgi ve yönlendirme yatıyor.
Unutulmamalı;
Bir toplum, aileden başlar. Aile zayıflarsa, toplum da çatırdar..