06 Ocak 2026 Salı
ASİ NEHRİNİ İSTİLA EDEN SU SÜMBÜLLERİ KUVVETLİ YAĞIŞLA BİRLİKTE AKDENİZ KIYISINI YEŞİLE BÜRÜDÜ
MİLLİ DAYANIŞMA, KARDEŞLİK VE DEMOKRASİ KOMİSYONU
TAZİYE SOFRASI: GELENEK Mİ, YÜK MÜ?
“GENÇLER DEĞİŞTİ AMA BİZ BÜYÜKLER AYNI MI KALDIK?”
Kirli siyaset ne mi?
SEVGİNİN KARANLIK YÜZÜ: OTHELLO SENDROMU
Zaman zaman gençleri sert şekilde eleştiriyoruz. Diyoruz ki; “Saygı kalmadı… Anne-babaya karşı konuşmalar, verilen cevaplar eskisi gibi değil… Z kuşağı haddini bilmiyor…” Evet, bazı gözlemler doğru olabilir. Ancak bu tabloya sadece gençler üzerinden bakmak, büyük bir eksikliktir.
Peki ya biz büyükler?
Hiç kendimize dönüp şu soruyu soruyor muyuz:
Biz nerede eksik kaldık..?
Çocuklarımıza yeterince vakit ayırdık mı?
Sadece maddi ihtiyaçlarını mı karşıladık, yoksa onların duygularını da anlamaya çalıştık mı?
Yoruldukları zaman dinledik mi, yoksa hemen yargıladık mı?
Teknolojiyi biz de onlara sığınak yaptık… Telefonları ellerine verdik, biz de kendi dünyamıza çekildik. Evde bir aradaydık ama birlikte değildik. Onlara örnek olacak davranışlar mı gösterdik, yoksa “Benim zamanımda böyle değildi” diyerek sıyrıldık mı?
Bazı ebeveynler ne yazık ki kendi hayatını, kendi huzurunu çocuklarının ihtiyaçlarının önüne koydu. “Ben yaşayamadım, bari şimdi yaşayayım” diyerek, çocuklarıyla aralarına mesafe koydu. Bu da gençlerde ilgisizlik, değersizlik ve savrulmuşluk hissi yarattı.
Bugünün gençliği kolay bir zamanda büyümüyor. Değişen dünya, ahlakın sınırlarını esnetiyor. İşte tam bu noktada, onları en çok bizim tutmamız gerekirken, biz büyükler de çoğu zaman kolaya kaçtık.
Eleştirmek kolay… Ama anlamaya çalışmak, en çok da bizim sorumluluğumuz.
Unutmayalım.: Sağlam bir gençlik, sadece sağlam bir gelecek değil, aynı zamanda kendini sorgulayan bir önceki nesil ister.
Belki de önce şu gerçekle yüzleşmeliyiz .!!
Bugün çocuklarımızı eleştirdiğimiz birçok şeyin, farkında olmadan sergilediğimiz bencilliklerimizin bir sonucu olduğunu görmek zorundayız. Çünkü bir çocuğun aynası, önce anne ve babanın gölgesidir.
Son yıllarda toplumda gözle görülür bir değişim yaşanıyor. En çok da aile-çocuk ilişkilerinde… Eskiden ebeveynin sözü otorite sayılır, çocuklar büyüklerine karşı saygıda kusur etmezdi. Şimdi ise birçok evde, çocuklar ne denilse karşılık veriyor; sınır tanımayan cevaplar, eleştiriyi hakaret sanan tepkiler sıradanlaştı.Aileler, çocuklarına söz geçiremez oldu. Eskiden bir bakış yeterken, şimdi laf anlatmak bile mümkün değil. Tepkiler “beş beş” cevaplarla geliyor; saygı, sabır, edep neredeyse unutulmuş gibi.
Bazı aileler ise pes etmiş durumda. “Ne dersem boş” deyip kenara çekilmiş, çocuklarını adeta kendi akışına bırakmış. Fakat işte tam burada büyük bir tehlike başlıyor. Bu boşluk, çocukları kötü alışkanlıkların, zararlı çevrelerin, sosyal medya bağımlılığının ve kimlik krizlerinin içine sürüklüyor.
Çünkü çocuklar ne kadar özgürlük isterse istesin, sorumluluk ve rehberlik olmadan özgürlük, başıboşluktur. Ailenin ilgisizliğiyle yalnızlaşan gençler, dış dünyanın sahte kahramanlarına, yanlış rol modellere sarılıyor. Şarkılarda küfür, dizilerde ahlaksızlık, sosyal medyada gösteriş ve saygısızlık artık ‘normal’ gibi sunuluyor.
Bugün yaşanan saygı, ahlak ve sorumluluk krizinin temelinde, evde eksilen ilgi, sevgi ve yönlendirme yatıyor.
Unutulmamalı;
Bir toplum, aileden başlar. Aile zayıflarsa, toplum da çatırdar..
Sosyal medyada insan hakları konuşuluyor,
ama aynı anda insanın kişilik hakları ayaklar altına alınıyor.
Bir cümle, bir fotoğraf, bir yorum…
İnsanlar birbirini tanımadan yargılıyor, etiketliyor, linç ediyor.
Daha da düşündürücü olan şu:
Bunu yapanlar kadar, buna alışanlar var.
Hakaret sıradanlaştı, mahremiyet değersizleşti,
kişilik ise “beğeni” uğruna pazarlık konusu oldu.
İnsanlar artık kendileri olmaktan vazgeçiyor;
daha çok görünmek, daha çok onay almak için
kendi sınırlarından ödün veriyor.
Toplum ise bu tabloyu tuhaf bulmak yerine,
normal kabul ediyor.
Oysa insan hakları, sadece başkaları için savunulan bir kavram değildir.
Önce insanın kendi onurunu korumasıyla başlar.
Ve onurunu ekranda kaybeden bir toplum,
onu hayatta korumakta zorlanır.
Ahlak… Bir milletin vicdanıdır. Sessizdir ama hissedilir. Güçlüdür ama kırılgandır. Ve ne yazık ki artık göz göre göre çöküyor.
Bugün gençler, sanat camiasının ışıltılı ama içi boş hayatlarına bakarak büyüyor. Sosyal medyada her gün milyonlarca gencin karşısına çıkan içeriklerde ahlakî değerler değil, şöhretin, lüksün ve ölçüsüzlüğün kutsandığı bir dünya sunuluyor. Dizilerdeki karakterler artık anne-babadan çok daha fazla etki bırakıyor. Fakat bu karakterler, çoğu zaman ahlaksızlığın, bencilliğin ve sorumsuzluğun temsilcisi oluyor.
Müzikler desen ayrı bir yara… Küfürlü, argo dolu sözler, melodik bir kalıba oturtulunca gençlerin diline dolanıyor. Bu şarkılar, utanmanın değil, övünmenin aracı hâline geldi. Toplumda ahlâkî sınırlar bulanıklaştı, ne ayıplanır ne de sorgulanır oldu.
Aileler çocuklarına söz geçiremiyor, çünkü çocuklar artık telefonlardan, dizilerden ve sosyal medyadan öğreniyor hayatı. Okullarda değerler eğitimi kâğıt üstünde kalıyor. Sosyal çevrede ise edep yerine eğlence, saygı yerine takipçi kazanma hırsı öğretiliyor.
Peki, biz ne yapıyoruz?
Seyrediyoruz…
Beğeniyoruz…
Ama uyarmıyoruz. Ahlaklı olmak artık cesaret istiyor. Çünkü ahlâksızlık normalleştirildi. Oysa bu suskunluk, en büyük kaybımız.
Toplumu ayağa kaldırmak istiyorsak önce değerlerimizi hatırlamalı, çocuklarımızı ekranlara değil insanlığa bakarak büyütmeliyiz.
Yoksa sadece diziler değil, bir milletin vicdanı final yapacak.
Bugüne dek bu köşede; Antakya’nın acılarını, göçün yarattığı yalnızlığı, gençliğin karşılaştığı yozlaşmayı, aile yapısındaki çatlakları, kültürün yok olan izlerini, zanaat ustalarının sessiz çığlıklarını ve medyanın toplumu nasıl şekillendirdiğini birlikte kaleme aldık.
Her yazı; bir yara, bir uyarı, bir çağrıydı. Kimi yazılar çok beğenildi, kimi paylaşılmadan geçildi. Ama en dikkat çekeni şuydu: Birçok kişi okumadan sadece beğenmeye alışmıştı.
Oysa biz yazarken satırlara sadece kelime değil, gerçek hayatı, yaşanmışlığı, gözyaşını, mücadeleyi koyduk.
Antakya dedik, çünkü orada sadece taşlar değil, hatıralar, komşuluklar, değerler yıkıldı.
Gençlik dedik, çünkü yeni neslin örnek alacak doğru rol modellere ihtiyacı var.
Aile dedik, çünkü o çözülürse toplum da dağılır.
Kadın, çocuk, göç, medya, yozlaşma, eğitim, değerler… Hepsi ayrı ayrı ama birbirini tamamlayan bir bütünün parçalarıydı.
Amacımız kimseyi kırmak değil, uyandırmaktı.
Beğeni değil, farkındalık kazandırmaktı.
Okumadan geçilen her yazı, belki bir gencin kaybolmasına, bir annenin sessiz çığlığının,bir babanın ailesi için çırpınışlarının duyulmamasına neden olabilirdi.
Bu yüzden şimdi sana soruyoruz:
Okuyor musun, sadece geçiyor musun?
Beğeniyor musun, yoksa gerçekten hissediyor musun?
Bu yazılar bir arşiv değil, bir çağrıdır.
Köşe değil, toplumsal vicdanın sesi olmaya adaydır.
Biz yazmaya devam edeceğiz.
Okuyan, anlayan, hisseden herkese selamla…
Ve belki de şimdi zamanı geldi:
Sadece beğenme, paylaş. Ama önce oku…