27 Ocak 2026 Salı
OTOMOBİL İLE MİNİBÜSÜN ÇARPIŞTIĞI KAZA KAMERADA
MİLLİ DAYANIŞMA, KARDEŞLİK VE DEMOKRASİ KOMİSYONU
ADLÎ EMANET DEPOSU MU, YOL GEÇEN HANI MI?
SUÇLA GELEN SAHTE LİDERLİK VE TOPLUMSAL KIRILMA.!
Kirli siyaset ne mi?
KALBİ HAFİFLETMENİN EN GÜZEL YOLU: AFFETMEK
İnsan zihni, yaşadığı acıları bir kutuya koyup kaldırmakta çok da başarılı değildir. Kırıldığımız, incindiğimiz, haksızlığa uğradığımız anlar belleğimizde derin izler bırakır. Bu izler zamanla birikir; ağırlıkları arttıkça nefes almak bile zorlaşır. İşte affetmek, o ağırlığı omuzlarımızdan indirme cesaretidir.
Affetmek… Kulağa ne kadar yumuşak, ne kadar insani bir kelime gibi geliyor değil mi? Oysa içini doldurmak çoğu zaman en zor olanlardan biridir. Çünkü affetmek, bir duyguyu silmek değil; o duygunun bizdeki yerini dönüştürmektir.
Affetmek, çoğu zaman yanlış anlaşılan bir kavramdır. Pek çok kişi “affetmek” ile “onaylamak” ya da “unutmak” arasında fark gözetmez. Oysa affetmek, yapılanı mazur görmek değil; artık o olayın bizi zehirlemesine izin vermemektir. Affetmek, geçmişin zincirini koparıp bugünün kapısını aralamaktır.
Birine duyulan öfke ve kin, bedende sürekli bir “savaş ya da kaç” modunu tetikler. Kortizol seviyeleriniz yükselir, uyku kaliteniz düşer ve zihniniz sürekli bir savunma hattı kurar. Affetmediğiniz her an, aslında o kişiyi ve o olayı sırtınızda taşımaya devam edersiniz.
Psikolojik olarak baktığımızda, affetmeme hâli çoğu zaman bir tür “kontrol” duygusuyla ilgilidir. Kırgınlıklarımızı, kızgınlıklarımızı bırakırsak sanki o kişi ya da olay kazanacakmış gibi hissederiz. Oysa aslında tam tersi olur: Tutunduğumuz öfke, bizi geçmişe zincirler. Affetmemek, bazen farkında olmadan acıya sadakat göstermektir —“beni inciteni unutursam, yaşadıklarım boşa gitmiş olur” sanırız ama affetmek, yaşananı unutturmaz. Olanı yok saymaz. Sadece o olaya yüklediğimiz anlamı yeniden şekillendirir.
Yapılan araştırmalar, affedebilen insanların stres düzeylerinin daha düşük, yaşam doyumlarının daha yüksek olduğunu gösteriyor. Çünkü affetmek, beden kimyasını bile etkileyen bir içsel rahatlama yaratır. Kalp ritmi düşer, kas gerginliği azalır, uyku düzeni bile düzelir. Bu, yalnızca ruhsal bir süreç değil, bedensel bir iyileşmedir.
Elbette affetmek söylendiği kadar kolay değildir. Kimi zaman yıllarca bastırılmış duygularla, içsel öfkeyle, suçlulukla ve korkularla yüzleşmeyi gerektirir. Bir sabah uyanıp “Tamam, her şeyi affettim” demek gerçekçi değildir. Bu adım adım ilerleyen bir süreçtir:
Affetme sürecinde kişi önce kendi yarasını tanır, kabul eder. Çünkü kabul etmeden dönüşüm olmaz. “Evet, ben incindim” diyebilmek, affetmenin ilk basamağıdır. Sonraki basamak ise öfkenin işlevini anlamaktır. Unutmayın, öfke sizi korumak için oradadır ancak uzun süre kalırsa sizi incitir. Son basamak ise karar vermektir. ‘Bu yükü artık taşımayacağım.’ Kararını vermektir.
Bazen bu süreçte affetmeden önce bir mesafe koymak gerekir. Affetmek, sınırları kaldırmak anlamına gelmez. Tam tersine, sağlıklı sınırlarla birlikte mümkündür. Çünkü affetmek, güveni yeniden inşa etmek değildir; içsel yükü bırakmaktır.
Affetmek, karşı tarafa verilmiş bir ödül değil; kendimize verilmiş bir barış antlaşmasıdır.
Affetmek, “seni haklı buluyorum” demek değildir; “artık bu hikâyenin beni yönetmesine izin vermiyorum” demektir.
Affetmek, geçmişin acısını bastırmak değil, o acıya rağmen iç huzuru seçmektir. Ve affetmek, geçmişi değil; geleceği onarmaktır.
Hepimiz zaman zaman geçmişteki bir olayın içinde sıkışıp kalırız. Bir konuşmayı, bir hatayı, bir “keşke”yi defalarca düşünür, zihnimizde o sahneyi yeniden canlandırırız. “Acaba farklı davransaydım ne olurdu?” ya da “Bunu neden söyledim?” gibi sorular, iç sesimizin sabit plağına dönüşür.
Psikolojide biz buna “Ruminasyon” yani ‘kafada döndürüp durma’ hali. Aslında bu durumun kökeni iyi niyetlidir. Zihin, geçmişi tekrar ederek bir ders çıkarmaya, bizi gelecekteki olası hatalardan korumaya çalışır. Zihnimiz bize, “Eğer bu hatayı yeterince düşünürsen, bir daha yapmamanın yolunu bulursun” yalanını söyler. Ancak bu çaba, farkında olmadan kendini yıpratmaya dönüşebilir. Çünkü çözüm odaklı düşünme ileriye bakarken; ruminasyon bizi geçmişin bataklığına hapseder. Bu bir analiz değil, bir döngüdür. Ve bu döngü uzadıkça kaygı artar, özgüven ise sessizce bizi terk eder.
Peki neden bu döngüden çıkamıyoruz? Zihnimiz tamamlanmamış hikâyelere tahammül edemez. Bir olayın “neden”ini bulamayınca, o anın içinde sıkışıp kalırız. Özellikle suçluluk, utanç ya da pişmanlık duyguları bu döngüyü besler. Çünkü kişi, kendi geçmiş benliğiyle kavga halindedir: “O zaman öyle yapmamalıydım.” der, ama geçmişe müdahale edemeyeceğini kabul etmek zor gelir.
Bir diğer sebep ise kontrol isteğidir. Zihin, geçmişi tekrar ederek sanki onu kontrol altına alabileceğini zanneder. Oysa geçmiş, artık sadece bir hatıradır — değişmez ama anlamı değiştirilebilir.
Eğer siz de zihninizin aynı “kırık plağı” çalmasından yorulduysanız, şu birkaç adımı denemekle başlayabilirsiniz:
Fark Edin ve Adlandırın: “Şu anda yine aynı düşünceye döndüm.” diyebilmek çok güçlü bir adımdır. Düşünceyle özdeşleşmek yerine, onu gözlemleyen konuma geçersiniz. Bu farkındalık, zihninizle aranıza mesafe koymanızı sağlar.
Duyguyu Kabul Edin: Düşüncelerin altında genellikle bir duygu gizlidir. Üzüntü, utanç, hayal kırıklığı… Düşünceyi susturmaya çalışmak yerine, o duygunun orada olmasına izin verin.
Yazıya Dökün: Yazmak, düşünceyi zihnin dışına taşır. Bir olay sizi rahatsız ettiğinde, ne düşündüğünüzü ve ne hissettiğinizi yazmak, beynin o “tamamlanmamış dosyayı” kapatmasına yardımcı olur.
Şu Ana Dönün: Beden farkındalığı, nefes egzersizleri veya doğada kısa bir yürüyüş… Zihni geçmişten bugüne getiren her küçük eylem, döngüyü kırmak için bir fırsattır.
Mükemmeliyetçilikle Vedalaşın: Geçmişteki o hatayı yapan kişi, bugünkü tecrübenize sahip olmayan “eski” sizdiniz. Bunu hatırlayın.
Kendinize Şefkat Gösterin: Geçmişteki siz, o koşullar altında elinizden gelenin en iyisini yaptınız. Bugünkü bilgelikle geçmişi yargılamak adil değildir.
Zihniniz bir kütüphane gibidir; bazen tozlu raflardaki eski, can sıkıcı kitapları okumak yerine yeni sayfalar açmak sizin elinizde. Yarın sabah uyandığınızda, dünün pişmanlıklarını bugünün enerjisinden çalmasına izin vermeyin.
“Sevgi hem yakınlık hem özgürlük demek.”
“Biri beni fazla tanımaya çalıştığında geri çekilmek istiyorum.”
“Acaba bir şey mi oldu, neden mesaj atmadı?”
Bu iç ses cümlelerinden hangisi size daha yakın geliyor ya da ilişki içerisinde bu cümlelere benzer ve tekrarlayan cümleler kurduğunuz oldu mu? Yukarıdaki ve yukarıdakine benzer her cümle bize ‘bağlanma stilimiz’ hakkında ipucu verir. Peki nedir bu bağlanma stilleri?
Bağlanma stillerini öğrenmeden önce bağlanma kuramına minik bir göz atalım: Psikiyatrist John Bowlby ve ardından Mary Ainsworth’un çalışmalarıyla literatüre giren Bağlanma Kuramı, aslında hayatta kalma içgüdüsünün bir sonucudur. Bebeklik döneminde bakım veren ile (genellikle anneyle) kurulan ilişki, beyinde bir şablon oluşturur. Çocuk, dünyayı güvenli bir yer olarak mı yoksa tehdit dolu bir yer olarak mı deneyimleyeceğini; ihtiyaç duyduğunda biri tarafından görülüp görülmeyeceğini bu ilk ilişkide öğrenir.
Çocuk, ihtiyaç duyduğunda sevgi ve ilgi görmüşse, duyguları kabul edilmişse sevginin sürekliliğine inanır. Ancak sevgi bazen var, bazen yoksa; ebeveyn tutarsızsa, çocuk “acaba bugün beni sevecek mi?” kaygısıyla büyür. Bunların yanı sıra çocuk, duygusal olarak reddedilmişse veya ihtiyaçlarıyla baş başa bırakılmışsa, bu kez “yaklaşmak tehlikeli” mesajını öğrenir.
Eğer çocukken ihtiyaçlar zamanında, şefkatle ve tutarlı bir şekilde karşılandıysa, dünya çocuk için “güvenli bir yer” haline gelir. Ancak bu süreçte yaşanan aksaklıklar, yetişkinlikte aşk hayatını yöneten görünmez iplere dönüşür. Yani kurulan ilk temas, hayat boyu kurulacak bağların “provasıdır”.
Bağlanma kuramından yola çıkarak yetişkinlikteki bağlanma stillerini 3 başlık altında açıklayabiliriz:
1. Güvenli Bağlanma: Toplumun yaklaşık %50’sini oluşturan bu kişiler, yakınlık kurmaktan korkmazlar. “Beni terk eder mi?” kaygısıyla uykuları kaçmaz, partnerlerine alan tanımaktan çekinmezler. Sorunlarını açıkça konuşabilir, hem destek alabilir hem de destek verebilirler. Onlar için ilişki, bir savaş alanı değil, sığınılacak bir limandır.
2. Kaygılı Bağlanma: Bu bireyler için yakınlık, adeta bir nefes alma meselesidir. Partnerleriyle iç içe olma arzuları o kadar yüksektir ki, en ufak bir soğukluğu “beni artık sevmiyor” olarak yorumlayabilirler. Sürekli onay ve güven tazeleme ihtiyacı hissederler. Terk edilme korkusuyla bazen karşı tarafı boğabilir, partnerlerini kendilerine daha çok bağlamak için farkında olmadan manipülatif davranışlar sergileyebilirler.
3. Kaçıngan Bağlanma: Yakınlık, bu kişiler için bir tehdit unsurudur. Duygusal bir bağ derinleşmeye başladığında kendilerini geri çekerler. “Bağımsızlık” onlar için bir kalkandır. Partnerlerinin ihtiyaçlarını “muhtaçlık” olarak görür ve genellikle mesafeli durmayı tercih ederler. Tartışmalardan kaçar, duygularını paylaşmakta zorlanırlar. Aslında içeride bir yerlerde onlar da sevilmek isterler ancak savunma mekanizmaları buna izin vermez.
Şunu bilmek gerekir: Bağlanma stilleri değişmez kaderler değildir.
Kendimizi tanımak, geçmişimizi anlamak ve güvenli ilişkiler kurmak, bu döngüyü dönüştürmemizi sağlar. Çünkü sevgi, yalnızca geçmişte yaşadıklarımızın tekrarı olmak zorunda değildir; farkındalıkla yeniden öğrenilebilir bir deneyimdir.
Belki de ilk adım şu soruyu sormaktır: “Ben sevgiyi nasıl öğrenmiştim ve hâlâ kendimi korumak için mi aynı şekilde sevmeye çalışıyorum?”
Kıskançlık, insana dair en eski duygulardan biridir. Sevmenin bir parçası gibi görünse de, bazen sevginin önüne geçer. Bir ilişkide kıskançlık, çoğu zaman “seven insan kıskanır” denilerek normalleştirilir. Ancak bazen bu duygu, masum bir sahiplenme duygusundan çıkıp, hem bireyin hem de partnerinin hayatını cehenneme çeviren bir sanrıya dönüşebilir. Psikoloji literatüründe Shakespeare’in ünlü kahramanından adını alan Othello Sendromu, yani patolojik kıskançlık, tam da bu noktada başlar. Shakespeare’in Othello oyunundaki kahramanın kıskançlığı, hem kendisinin hem sevdiği kadının sonunu getirir. Bugün bu trajediyi sadece sahnede değil, ilişkilerin içinde de yaşıyoruz.
Othello Sendromu, kişinin partnerinin sadakatsiz olduğuna dair hiçbir somut delil yokken, hatta aksine kanıtlar varken bile sarsılmaz bir inanç beslemesidir. Bu durum sıradan bir güvensizlik değildir; kişi zihninde kurduğu senaryolara öylesine inanır ki, partnerinin attığı her adımı, giydiği her kıyafeti veya bir bakışını bu “ihanetin” kanıtı sayar. Bu durum bir düşünce değil, bir saplantıdır. Kişi defalarca karşı tarafın sadık olduğunu görse de içindeki kuşku bitmez. Telefonlar kontrol edilir, sosyal medya takip edilir, hatta bazen partnerin davranışları “suç delili” gibi yorumlanır.
Aslında kişi, aldatılma ihtimalinden çok kaybetme korkusuyla savaşır. Bu korku öyle derindir ki, sonunda sevdiği kişiyi korumaya çalışırken onu yorar, uzaklaştırır, hatta kaybeder.
Psikolojik açıdan bakıldığında Othello sendromu, paranoid düşünce örüntüsüyle ilişkilidir. Kişinin algısı bozulur; gerçeklik, duygusal yoğunluğun gölgesinde kalır. Peki, bir insan neden bu kadar yoğun bir kuşkuya hapsolur? Genellikle bu tablonun altında derin bir özgüvensizlik, terk edilme korkusu veya geçmişte yaşanmış ağır travmalar yatar. Ancak klinik düzeyde bu sendrom, bazen beyindeki nörolojik değişimlerin veya eşlik eden başka psikiyatrik bozuklukların bir sonucu da olabilir. Yani mesele sadece “kıskançlık” değildir — kişinin kendiyle kurduğu ilişki de burada belirleyicidir.
Peki bu döngü nasıl kırılır?
Öncelikle, kıskançlık hissi bastırılmadan ama yönlendirilerek ele alınmalıdır. “Partnerim beni aldatıyor mu?” yerine “Bu kadar korkmama neden olan şey ne?” sorusu daha anlamlıdır. Terapötik süreçte kişi, hem kendi değeriyle hem de kontrol etme ihtiyacıyla yüzleşir. Güven duygusunu dışarıda değil, içeride inşa etmeyi öğrenir.
Unutulmamalı ki sevgi, kontrolle değil, özgürlükle var olur. Othello’nun trajedisi, aslında hepimize bir hatırlatma gibidir: Kıskançlık, sevginin kanıtı değil, bazen onun mezarıdır.
Geçenlerde bir tanıdığım bu yaşına kadar hiç ağlamadığını söyledi. Sonrasında çok uzun süredir nedeni bilinmeyen bir mide ağrısı yaşadığını anlattı. Mide ağrısının sebebinin dışarıya akıtamadığı gözyaşları olduğunun farkında değildi. Dışarıdan baktığımızda ağlamamak dayanıklı olmakla bağdaştırılır ama insan psikolojisi böyle çalışmaz. Dayanıklı ve güçlü görünmek adına bastırdığımız her duygu içimizde yaşamaya devam eder. Çünkü bastırmak, duyguları yok etmez; sadece sessiz bir şekilde içimize hapseder.
Psikolojide “bastırma” bir savunma mekanizmasıdır; ancak bu mekanizma, duyguyu yok etmez, sadece onu bilinçdışının bodrum katına kilitler. Kilitli kalan her duygu, iç dünyamızda bir iz bırakır. Söylenemeyen öfke, mideye iner; yutulan kırgınlık, boğazda düğüm olur; gözyaşlarını tutmak, göğüs kafesinde ağırlık yaratır. Duygular ifade edilmedikçe, bedende bir yer bulur. Zihin sessiz kalmak ister ama beden susmaz; baş ağrıları, kas gerginlikleri, uykusuz geceler, aniden patlayan öfke nöbetleri… Bunların birçoğu aslında bastırılmış duyguların dışavurumudur.
Bilimsel araştırmalar, kronik olarak duygularını bastıran bireylerin kortizol (stres hormonu) seviyelerinin, duygularını ifade edenlere göre çok daha yüksek olduğunu kanıtlıyor. Bu sadece zihinsel bir yorgunluk değil, aynı zamanda fiziksel bir yıpranmadır. Bugün tıp dünyası; kronik sırt ağrılarının, mide rahatsızlıklarının, geçmeyen migrenlerin ve hatta bağışıklık sistemi çökmelerinin ardında, söylenmemiş sözlerin ve yaşanmamış öfkelerin izini sürüyor.
Bastırmak, kısa vadede konfor sağlar: sessizlik, uyum, kontrol hissi… Ama uzun vadede ağır bir bedeli vardır. Bastırılan duygular birikir; bir süre sonra içsel bir basınca dönüşür. Ve o basınç ya bedende bir hastalık olarak ya ilişkilerde mesafe olarak ya da ruhsal tükenmişlik şeklinde kendini gösterir.
Kendimizi “neden hiçbir şey hissetmiyorum?” derken bulduğumuzda, aslında çok fazla şey hissetmiş ama hiçbirini yaşayamamış oluruz. En ağır bedel, hayatla olan bağımızın kopmasıdır. Üzüntüyü hissetmemek için kalbinizin kapılarını kapattığınızda, içeri neşe de giremez. Duygular bir bütündür; birini susturursanız, hepsinin sesini kısmış olursunuz. Duygularını bastıran insanların bir süre sonra hayata karşı bir “hissizlik” veya “anlamsızlık” içinde bulmalarının temel sebebi budur.
Duygularını bastırmak bir tür içsel yabancılaşmadır. Kendimizden uzaklaştıkça, kim olduğumuzu da unuturuz. Ne istediğimizi, neden kırıldığımızı, neye sevindiğimizi bile hatırlayamaz hale geliriz. Bu, ruhsal olarak donuklaşmanın ilk adımıdır.
Duyguları hissetmek bir zayıflık değil, biyolojik bir zorunluluktur. Gerçek iyileşme, duygularımızı bastırmadan yüzleşebilmekle başlar. Kızgınsak bunu fark etmek, üzgünsek ağlamaya izin vermek, korkuyorsak bunu kabul etmek… Çünkü bastırmak savunmadır; ifade etmek cesaret.
Kendimize yeniden yaklaşmanın yolu “iyi görünmekten” değil, “gerçek hissetmekten” geçer. Duygular akmak ister. Onları hapsetmek yerine, bir misafir gibi ağırlayıp geçip gitmelerine izin verdiğimizde, bedenimiz de ruhumuz da özgürleşir. O yüzden bazen en iyileştirici şey, sadece hissetmeye izin vermektir. Unutmayalım: Bastırdığımız duygular yok olmaz, sadece bize başka biçimlerde geri döner ve beden kayıt tutar.