06 Ocak 2026 Salı
GELECEĞİN ŞEFLERİ BULUŞTU
MİLLİ DAYANIŞMA, KARDEŞLİK VE DEMOKRASİ KOMİSYONU
TAZİYE SOFRASI: GELENEK Mİ, YÜK MÜ?
“GENÇLER DEĞİŞTİ AMA BİZ BÜYÜKLER AYNI MI KALDIK?”
Kirli siyaset ne mi?
SEVGİNİN KARANLIK YÜZÜ: OTHELLO SENDROMU
Sorumluluk Estetiğinin Bakış Açısı
Güvercinler beyaz bir mendil gibi
siliyor bulutların gözyaşlarını.
Bulutlar diyorum, bulutlar;
göğü temiz bırakmalı.
Bir yaşam belirmeli, bir yaşam;
geceden dem alan,
arı kovanından, bal peteğinden.
Rutubetsiz, karanlıkta mayalanan…
Sonra Güneş diyor: Güneş.
Her parçacıkta
varlığı ve yokluğu
hissedilen o Güneş:
“ışığını dünyaya sunmalı.”
Kuşanmalı dünya
rengârenk kuşağını.
Sırasını beklemeli her renk;
beyazdan maviye,
yeşilden sarıya dönen ahenk.
Bir de pencereler diyorum,
pencereler…
Çünkü pencereler
güneşe bakmalı.
Dünyaya
kapılardan mı,
yoksa pencerelerden mi bakmalı?
— Kapılar / Pencereler
Önceki yazımızda, uyaran ile tepki arasındaki o mikroskobik boşluktan ve bu boşluğu bir sanatçı titizliğiyle doldurma sanatı olan “Sorumluluk Estetiği”nden söz etmiştik.
Peki, bu estetik duruş dünyaya nereden bakmayı gerektirir?
Zihnimiz bazen bir kapıdır, bazen bir pencere.
Kapıların Cesareti, Pencerelerin Işığı
Dünyaya kapılardan bakmak, müdahale etmektir. Dışarı çıkmak, eyleme geçmek; bazen çarpmak, bazen kapatmaktır. Kapı, iradenin hareket hâlidir.
Ancak yalnızca kapılardan bakarsak, hayatın içine hesapsızca dalar ve zamanla sadece “tepki” veren bir mekanizmaya dönüşürüz.
Dünyaya pencerelerden bakmak ise, ışığın içeri girmesine izin vermektir.
Bir perspektif kazanmak, durmak, gözlemlemek ve anlamlandırmaktır.
Şiirde de dediğim gibi:
“Çünkü pencereler güneşe bakmalı.”
Sorumluluk Estetiği tam da burada başlar: Hangi durumda kapıdan çıkacağımızı, hangi durumda pencereyi açacağımızı seçme sanatıdır.
Karanlıkta Mayalanan İrade
Her eylem —her kapıdan çıkış— öncesinde bir demlenme ister.
Şiirdeki “geceden dem alan, karanlıkta mayalanan” yaşam, iradenin olgunlaşma sürecidir.
Eğer tepki vermeden önce o pencere başında durmazsak;
yani duygumuzu karanlıkta mayalamazsak, eylemimiz estetikten yoksun, alelade bir refleks olur.
Özgür İrade, güneşe —hakikate, vicdana— bakan pencereleri temiz tutmaktır. Çünkü pencere kirliyse, dünyayı olduğu gibi değil; kendi lekelerimizle, önyargılarımızla ve travmalarımızla görürüz.
Ahenk ve Sırasını Bekleyen Renkler
Sorumluluk Estetiğine sahip bir birey, dünyanın renklerini tanır.
Her şeyin bir sırası olduğunu bilir:
beyazın maviye, yeşilin sarıya dönmesindeki doğal akışı…
Bu, teslimiyetin en aktif hâlidir.
Eylemini en yüksek kalitede yapar;
penceresini temizler, ışığını sunar
ve gerisini hayatın ahengine bırakır.
Güneş gibi… Işığını verir; ama dünyanın o ışıkla ne yapacağını kontrol etmeye kalkmaz.
Son Söz: Sizin Bakışınız Nereden?
Dünyaya yalnızca kapılardan bakıp her şeye çarparak mı ilerliyorsunuz?
Yoksa pencereleriniz güneşe bakacak kadar açık ve temiz mi?
Gerçek özgürlük; kapıdan çıkma cesaretiyle pencereden seyretme bilgeliği arasındaki o ince dengededir.
Sorumluluk, sadece eylemde bulunmak değil; o eylemin hangi ışık altında yapıldığına karar verebilmektir.
Peki siz bugün, hayatın sunduklarına bir kapı gibi çarparak mı karşılık verdiniz,
yoksa bir pencere gibi ışığın içeri süzülmesine izin mi verdiniz?
Duygu ve düşüncelerinizi [email protected] adresi üzerinden benimle paylaşabilirsiniz.
Birlikte, güneşe bakan pencereler inşa etmek dileğiyle…
Özgül İradenin Zincirini Kırmak
Bugüne kadar yazdığımız yazılarda; zihnin labirentlerinden geçtik, sahte sığınaklarımızı sorguladık ve belirsizliğin ortasında durma cesaretini kuşandık. Artık kendimize karşı daha dürüstüz. Ancak bu dürüstlük bizi yeni bir sorunun eşiğine getirir:
Kendini bilmek, özgürleşmek için yeterli midir?
Gerçek özgürlük; sadece ne olmadığını bilmek değil, neyi, nasıl ve hangi estetikle yapacağını seçebilmektir.
İşte tam bu noktada karşımıza iki farklı irade biçimi çıkar: Tepki İradesi ve Eylem İradesi.
Tepki İradesi: Dış Dünyanın Kumandası
Özgül irade; yani kişinin kendi merkezinden doğan seçim kapasitesi çoğu zaman bir tepki mekanizması olarak çalışır.
Bize bir şey söylenir, öfkeleniriz;
bir olay yaşanır, korkarız;
bir beklenti oluşur, ona uyum sağlarız.
Bu durumda irade özgür değildir; yalnızca dışarıdan gelen uyarana bir yanıt üretmektedir.
Modern insan, kararlarını kendi verdiğini sansa da çoğu zaman sosyal medya akışlarına, toplumsal baskılara ya da geçmiş travmaların yankılarına tepki vermektedir. Tepki iradesi, zincirlenmiş bir iradedir. Çünkü eylemin kaynağı kişinin kendi iç merkezi değil, dış dünyanın dokunduğu bir noktadır.
Bir düşünelim:
Bir iş yerinde haksızlığa uğradığımızda, sesimizi yükseltip öfkeyle karşılık vermek mi bize aittir; yoksa o öfkeyi tetikleyen koşullar mı bizi oraya sürüklemiştir?
Çoğu zaman tepki verdiğimizi sanırken, aslında yönetilmiş oluruz.
Boşluğu Keşfetmek: Sorumluluk Estetiği
Özgür iradeye giden yol, uyaran ile tepki arasındaki o mikroskobik boşluğu fark etmekle başlar.
Dışarıdan bir etki geldiğinde, hemen karşılık vermek yerine orada durabilmek…
İşte bu boşlukta yeşeren şeye Sorumluluk Estetiği diyoruz.
Neden estetik?
Çünkü burada sorumluluk, yalnızca bir görev ya da yük değildir. Kişinin, o anki duruma vereceği yanıtı; kendi değerleri, vicdanı ve içsel tutarlılığıyla bir sanat eseri titizliğiyle işlemesidir.
Bir refleks değil, bilinçli bir duruştur.
Sorumluluk Estetiği sahibi bir birey:
Öfkeye öfkeyle tepki vermez; sükûneti bir duruş olarak seçer.
Kaosa kaosla yanıt vermez; düzeni bir değer olarak inşa eder.
Korkuya teslim olmaz; eylemi bir varoluş imzası olarak atar.
Sonuçtan Bağımsız Bir “Duruş” Sanatı
Sorumluluk Estetiği, eylemin kalitesini sonuçtan üstün tutar.
Bu, daha önce değindiğimiz teslimiyet kavramının aktif hâlidir. Sonucu kontrol edemeyeceğimizi biliriz; o hâlde geriye tek bir alan kalır: Eylemimizin niteliği.
Ne kadar dürüsttü?
Ne kadar asil durdu?
Ne kadar bize aitti?
Özgür irade, dış dünyanın itelemesiyle değil; içsel bir merkezin taşmasıyla harekete geçer. Tepki vermeyi bırakıp, dünyaya kendi özgün etkinizi bırakmaktır bu.
Son Söz: Kendi Yanıtını İnşa Etmek
Hayat size bir soru sorduğunda ya da omuzlarınıza bir yük bıraktığında, ona vereceğiniz yanıtın mimarı kim?
Otomatikleşmiş alışkanlıklarınız mı, yoksa o boşlukta büyüttüğünüz özgür iradeniz mi?
Unutmayın;
bir tepki sizi dış dünyaya bağımlı kılar,
ama estetik bir eylem sizi özgürleştirir.
Peki siz, bugün karşılaştığınız olaylara yalnızca tepki mi verdiniz, yoksa o olayların içinde kendi imzanızı taşıyan bir eylem mi yarattınız?
Tepki–tepki zincirini kırıp, sorumluluğunuzu bir sanatçı titizliğiyle üstlenmeye hazır mısınız?
Duygu ve düşüncelerinizi [email protected] adresi üzerinden benimle paylaşabilirsiniz.
Birlikte, eylemlerimizi birer imza gibi atmak dileğiyle…
Şimdinin Gücü ve Özgür İradenin Seçimi
Serimizin önceki bölümlerinde, kontrol illüzyonunun bizi nasıl tükettiğini ve gerçek teslimiyetin pasif bir vazgeçiş değil; enerjiyi eylemin kalitesine aktarmak olduğunu konuşmuştuk. Teslimiyeti öğrendik, kontrolü bıraktık.
Peki ya geriye kalan o tanıdık fısıltı?
“Ya her şey kötü giderse?”
İşte “Özgül İradeden Özgür İradeye” uzanan bu yolculuğun en kritik durağı tam da burasıdır:
Belirsizliğin ortasında, kaygıya rağmen eyleme geçme cesareti.
Kaygı: Bir Tehdit mi, Bir İşaret mi?
Kontrolü bıraktığımızda kaygının tamamen yok olacağını sanmak bir yanılgıdır. Belirsizlik, hayatın ham maddesidir ve zihin doğası gereği bilinmeyenden korkar. Ancak Özgür İrade, kaygıyı yok etmeye çalışmakla vakit kaybetmez. Çünkü kaygıyı yok etme çabası, çoğu zaman gizli bir kontrol arzusudur.
Özgür İrade, kaygıya yeni bir isim verir: Önemsemek.
Eğer kaygı duyuyorsak; yaptığımız işe, sevdiğimiz insana ya da hayatımıza değer veriyoruz demektir. Bu noktada cesaret, korkusuz olmak değildir. Cesaret; o korkuyla el ele tutuşup adım atabilmektir.
Şimdiye Odaklanmak: İradenin Tek Kalesi
Zihin ya geçmişin pişmanlıklarında ya da geleceğin senaryolarında yaşar. Oysa iradenin hüküm sürebileceği tek bir zaman dilimi vardır: Şimdi.
Geleceği kontrol edemeyiz, geçmişi değiştiremeyiz. Ancak “şimdi” içinde yaptığımız seçimin kalitesini belirleyebiliriz. Özgür İrade, odağını sonuçlardan çekip eylemin kendisine verir.
Yarınki sınavın sonucunu düşünerek felç olmak yerine, şu an önündeki sayfayı gerçekten anlamaya yönelmek…
Bir ilişkinin muhtemel sonunu kurgulamak yerine, şu an karşındaki insanı dürüstçe dinlemek…
Bu, iradenin stratejik bir sadeleşmesidir. Tüm dünyayı omuzlarında taşımaktan vazgeçip, yalnızca şu anki adımın sorumluluğunu almaktır.
Belirsizlik: Özgürlüğün Kapısı
Eğer her şey belirli ve kontrol altında olsaydı, özgürlükten söz edemezdik. O zaman yalnızca bir makinenin parçası olurduk. Belirsizlik, aynı zamanda olasılıktır.
Özgül İradeden Özgür İradeye geçiş; sonuçların garantisini istemekten vazgeçip, kendi eyleminin dürüstlüğüne güvenmektir. Biz tohumu atarız; toprakla, yağmurla ve güneşle olan pazarlığımızı bitiririz. Çünkü biliriz ki, en yüksek vicdani dürüstlükle atılan bir adım, sonucu ne olursa olsun bizi onurlu ve özgür kılar.
Yolculuğun Sonu, Yeni Bir Başlangıç
Manevi Narsisizmden kaçtık.
Vicdani Dürüstlükle yüzleştik.
Kontrol İllüzyonunu yıktık.
Teslimiyetin gücüyle şimdiye demir attık.
Artık biliyoruz:
Özgürlük, kontrol etmekte değil; belirsizliğin içinde dürüstçe eyleme geçebilme cesaretindedir.
Peki siz, şu an elinizde olan o tek adımı, tüm kaygılarınıza rağmen en yüksek kalitede atmaya hazır mısınız?
Hangi belirsizliğe rağmen yürümeyi seçiyorsunuz?
Geleceğin yükünü yere bırakıp, şimdinin hafifliğinde dans etmeye ne dersiniz?
Duygu ve düşüncelerinizi [email protected] adresi üzerinden benimle paylaşabilirsiniz.
Birlikte, şimdinin içinde özgürleşmek dileğiyle…
6 Şubat Kahramanmaraş depreminin ardından insanlar çadır ve konteyner kent gibi geçici barınma alanlarına yerleştirildi. Ben de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının geçici barınma alanlarında kurduğu psikososyal destek çadırlarında görev alıyordum.
Bir gün görevli olduğum çadırda düzenleme yaparken açtığım bir kolinin içinde eski bir kitap gördüm. Kitap, Rus yazar V. G. Belinski’ye ait bir eleştiri kitabıydı. Elime aldığımda önce garipsedim. Ardından zihnimde tam anlayamadığım, bir türlü birleştiremediğim bölük pörçük kareler belirdi. Anımsayamıyordum.
“Allah Allah,” diye söylendim kendi kendime. Kitapla aramda bir bağ var gibiydi ama ne olduğunu bilmiyordum. Kitabı bir kenara bırakıp işime devam ettim. Fakat aklım hep o kitaba gidiyor, dönüp dönüp bakıyordum. Beni ona çeken bir şey vardı; ama adını koyamıyordum.
“İşim bitsin, sonra bakarım,” dedim.
Nihayet işim bitti. Garip bir his ve anlamlandıramadığım bir merakla kitabı elime aldım. Önce ön ve arka kapaklarını inceledim. Kitapta bir şey aradığımı fark ettim ama ne aradığımı bilmiyordum. Yayınevi, çevirmen, yazar, içindekiler derken fark etmeden okumaya başlamışım. Ne kadar süre geçtiğini bilmiyorum.
Kitabın “Gogol’a Mektup” bölümünün 121. sayfasında okuduğum ilk paragraftan sonra zihnimdeki o bölük pörçük kareler bir anda birleşti.
Meğer yıllar önce bu kitapla ilgili travmatik bir anım varmış.
O an içimde derin bir burukluk belirdi. Göğsümde bir ağrı hissettim. Bir an nefes almayı unuttum. Gözlerim doldu. Kızgınlık, öfke ve cevabını bulamadığım sorularla baş başa kaldım.
Hatırladığım şey tek bir an değildi. Ortaokul 1. sınıfta, sınıf rehber öğretmenimle geçen ve her etütte tekrar eden bir şiddet süreciydi.
Yatılı olarak başlamıştım ortaokula. Akşam yemeğinden önce bir saat zorunlu etüt olurdu. Etüt bitince sınıflar sırayla yemekhaneye alınırdı. Derslerin başladığı ilk hafta sınıf öğretmenimiz sınıfa geldi. Kendini tanıttı; sınıf, yemekhane ve yatakhane kurallarını sert ve katı bir dille anlattı ve çıktı. O andan itibaren ondan korkmaya başladım. Adı geçince bile içim ürperirdi.
Ben heceleyerek okurdum. Birçok kelimeyi doğru telaffuz edemezdim. Sınıf dolabında dünya klasiklerinden birçok kitap vardı ama dokunmaya cesaret edemezdim.
Bir akşam etüt sırasında herkes sırasında otururken ben ayakta, dolabın camından kitaplara bakıyordum. Bir anda öğretmen içeri girdi. Bağırarak, küfür ederek üzerime geldi. Yakamdan tutup defalarca tokat attı. Korkudan sesimi çıkaramadım.
“Sen kitap mı okuyacaksın? Çok mu istiyorsun kitap okumayı?” diye bağırdı.
Beni dolaba doğru fırlattı. Yere düştüm. Ardından, “Bir kitap al, getir; oku bakalım,” dedi.
Tepki veremeyince tekmeledi. Sonra yakamdan tutup sıraya doğru fırlattı. Sıraya çarpıp tekrar yere düştüm. Dolaptan bir kitap aldı, sıraya sertçe koydu.
“Kalk! Oku bakalım. Yüksek sesle. Herkes duyacak.”
Canım çok yanıyordu. Gözlerimden yaşlar akıyordu ama daha fazla dövülmemek için ses çıkarmıyordum. Titreye titreye kalktım. Kitabı açtım, kekeleyerek okumaya başladım. Her yanlışımda kafama vuruyor, küfürler ediyordu. Sınıfta çıt çıkmıyordu.
Yemek ziline kadar sürdü.
Zil çalınca, “Nerede kaldığını unutma. Bu kitabı bitirene kadar sana okutacağım,” dedi.
Ve dediğini yaptı.
Her etütte kafama, yüzüme vura vura; kulaklarımdan çekerek bana bu kitabı okuttu. Ben ise yediğim dayaktan, mideme giren kramplardan, arkadaşlarımdan utandığımdan dolayı akşam yemeklerini yiyemez oldum.
Evet.
Yardım kolileri arasında bulduğum kitap, Belinski’nin o kitabıydı.
Yaşadığım olayları kolay kolay unutmam. Ama bu anıyı ne zaman, neden unuttuğumu bilmiyorum. Kitaba baktıkça üzülüyorum. Kaldığım yerden devam edemiyorum.
Kendi kendime sorup duruyorum:
Ben neden üzülüyorum?
Kontrol İllüzyonundan Özgür Bırakmaya Geçiş
Önceki yazımızda, Kontrol İllüzyonunun irademize yüklediği en pahalı maliyetten söz etmiştik.
Yeterince kaygılanarak, düşünerek ya da planlayarak sonuçları değiştirebileceğimiz yanılgısı; bizi hem yorgun, hem katı, hem de kırılgan hâle getiriyordu.
Peki, kontrol edemediğimiz gerçeğiyle dürüstçe yüzleştiğimizde ne yapmalıyız?
İrademizi tamamen bırakıp köşeye mi çekilmeliyiz?
Tabii ki hayır.
Gerçek Özgür İrade, teslimiyeti pasif bir vazgeçiş olarak değil; aksine yüksek farkındalık, cesaret ve disiplin gerektiren en zorlu eylem olarak tanımlar.
Teslimiyet: Pasiflik Değil, Enerji Transferi
Daha önce manevi kaçış yollarını ve savunma mekanizmalarını tartıştığımız için, teslimiyetin ne olmadığını netleştirmek gerekir.
Teslimiyet, eylemsizlik değildir.
Teslimiyet, geri çekilmek değildir.
Gerçek teslimiyet, enerjinin yönünü değiştirmektir.
Tutsak İrade, enerjisini sonucu değiştirmeye çalışarak tüketir.
Bu, suyun akışına karşı sürekli kürek çekmektir.
Özgür İrade ise enerjisini, çabanın kalitesini artırmaya yönlendirir.
Bu, suyun akış yönünü kabul edip kürekleri daha ustaca kullanmaktır.
Teslimiyetin özü şudur: Kontrol edemeyeceğim sonuçları kabul ediyorum ve tüm dikkatimi, kontrol edebileceğim tek şeye yani şu anki eylemimin kalitesine veriyorum.
Bu tutum, iradenin yalnızca niyetinden ve çabasının niteliğinden sorumlu olduğunu kabul etmektir.
Toprağa tohumu atabiliriz; fakat onun ne zaman filizleneceği ya da ne kadar ürün vereceği üzerindeki tanrısal gücü, kendi üzerimizden kaldırmaktır.
Bırakmanın Kazandırdığı Varoluşsal Esneklik
Kontrol illüzyonuna tutunmak, bizi varoluşsal olarak kırılgan yapar.
Plan bozulduğunda, yalnızca plan değil, irade de kırılır. Çünkü tüm anlamını sonuca bağlamıştır.
Oysa bırakma eylemi, iradeye derin bir esneklik kazandırır.
Hafiflik: Kontrol etme yükünü bıraktığımızda, kaygıya harcanan muazzam enerji serbest kalır. Bu, anında hissedilen bir zihinsel ve duygusal hafiflik yaratır.
Yaratıcılık: Serbest kalan enerji artık savunmaya değil; çözüm üretmeye, uyum sağlamaya ve anı okumaya yönelir. Özgür İrade, planı değil, anı yönetir.
Huzur: Sonucu değiştiremeyeceğimizi bildiğimiz hâlde kendimizi yormak yerine, eylemimizi en yüksek vicdani dürüstlükle tamamladığımızda geride kalan tek duygu huzur olur.
Bu, iradenin kendine değil; hayatın kaotik ama düzenleyici akışına duyduğu yüksek bir güven düzeyidir.
Son Söz: Vazgeçmek Değil, İzin Vermek
Teslimiyet, vazgeçmek değildir.
Teslimiyet, olması gerekene izin vermektir.
Bu izin, iradenin en büyük başarısıdır.
Çünkü kişi, kendi gücünün ve çabasının ötesindeki güçleri kabul etme alçakgönüllülüğünü gösterebilmiştir.
Özgür İrade; yalnızca çabaya odaklanarak, sonuç ne olursa olsun yaşamla sürekli bir dans hâlinde kalma cesaretini taşır.
Peki siz, hayatınızın hangi alanlarında kontrol illüzyonuna tutunarak enerjinizi tüketiyorsunuz?
Bırakma cesaretini göstererek, enerjinizi kendi eyleminizin kalitesine aktarmaya hazır mısınız?
Duygu ve düşüncelerinizi [email protected] adresi üzerinden benimle paylaşabilirsiniz.
Birlikte düşünmek dileğiyle…