Nurgül Bekar

Nurgül Bekar

14 Ocak 2026 Çarşamba

Saraydan Paris’e: Bir Kadının Sessiz Ayakta Kalma Çabası

Saraydan Paris’e: Bir Kadının Sessiz Ayakta Kalma Çabası
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Özgürlük bazen bir ülkeden değil, bir cümleden başlar; bir kadın kendi hikâyesini kendi kelimeleriyle yazabildiğinde.

Soraya Esfandiary (Türkçe okunuşuyla: Süreyya Esfendiyari Bahtiyari)

Kraliçe Farida (Türkçe okunuşuyla: Feride Zülfikar)

Prenses Diana

Bir kraliçe düşünün.
Dünyanın en güzel gelinlerinden biri.
Saraylar, taçlar, alkışlar…
Ve bütün bu ihtişamın ortasında, gözlerinden hiç eksilmeyen bir hüzün.

İşte o kadın Soraya Esfandiary’di.
Batı basını ona “the princess with the sad eyes” dedi; üzgün gözlü prenses.
Fotoğraflarında yalnızca zarafet değil, uzun bir bekleyişin ve ertelenmiş bir hayatın izleri vardı.

1951 yılında İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi ile evlendiğinde dünya bu masalı hayranlıkla izledi.
Ancak sarayın perde arkasında masalların sevmediği bir soru dolaşıyordu:
Devam edecek mi?

Yedi yıl boyunca tedaviler denendi, umutlar ertelendi, aylar yıllar içinde eridi.
Sarayda zaman takvimle değil, beklentiyle ölçülüyordu.
Sonunda gerçek tüm ağırlığıyla ortaya çıktı: Soraya anne olamayacaktı.

1958’de Şah, gözyaşları içinde boşanmayı açıkladı.
Bu bir ayrılıktan çok, bir kadının sessizce geri çekilmesiydi.
Soraya yıllar sonra bu anı kendi kaleminden şöyle anlatacaktı:
“Bu, kendi mutluluğumun feda edilmesiydi.”

Valizini topladı ve Paris’e gitti.
Artık kimse ona “Majesteleri” demiyordu.
Taç sarayda kalmıştı.
Paris, Soraya için bir kaçış değil — ayakta kalma çabasıydı.

Bu hikâye yalnızca Soraya’ya ait değil.

Aynı yıllarda, başka bir sarayda Kraliçe Farida vardı.
Mısır Kralı Faruk’la evliydi.
Üç kız çocuğu dünyaya getirdi: Ferial, Fevziye ve Fadia.
Halk onu seviyordu.
Ama saray, sevgiden çok süreklilikle ilgileniyordu.
Erkek varis yoktu.

1948’de boşandılar.
Farida tacını, evliliğini ve alıştığı hayatı geride bırakarak sessizce çekildi.
Çünkü bazı kadınlar gürültüyle değil, susarak eksiltilir.

Yıllar sonra sahneye Prenses Diana çıktı.
Dünyanın sevgisini kazanan bir kadın.
Ama kendi hayatında derin bir yalnızlık taşıyordu.
“Dünyadaki en büyük hastalık, insanların kendini sevilmemiş hissetmesidir.”

Soraya’dan Farida’ya, Prenses Diana’dan bugüne uzanan çizgi bize şunu fısıldıyor:
Kadınların hikâyeleri çoğu zaman kendi seslerinden önce, başkalarının beklentileriyle yazıldı.

Belki artık başka bir yerden bakmanın zamanı.
Bir kadının hayatı, kendini açıklamak zorunda kalmadan,
savunmaya mecbur bırakılmadan,
yalnızca olduğu hâliyle kabul edildiğinde…

Belki o gün,
saraydan Paris’e uzanan yollar
sürgün olmaktan çıkar
ve özgürlüğe açılır.

Yazan: Nurgül Bekar

Devamını Oku

HİNDİNİN TAÇLI YOLCULUĞU: YILBAŞI MASASININ EKSANTRİK MİSAFİRİ

HİNDİNİN TAÇLI YOLCULUĞU: YILBAŞI MASASININ EKSANTRİK MİSAFİRİ
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir kuşun bir kuğunun tahtını nasıl devirdiğini, geleneğin sofrada nasıl icat edildiğini ve hindinin kültürel bir simgeye dönüşmesini anlatan ironik bir yılbaşı hikâyesi.
Yazan: Nurgül Bekar
Yeni yıl sofralarında baş köşeye kurulan o iri kıyım kuşa bir bakalım: Hindi.
Yılın geri kalanında pek yüzüne bakmadığımız, ama takvim 31 Aralık’ı gösterdiğinde birden vazgeçilmez ilan edilen bu kuşun hikâyesi, sandığımızdan çok daha politik, çok daha ironik.
İngilizce’de adı “turkey”. Yani hem bir ülke, hem bir kuş. Yabancı birine “I love Turkey” dediğinizde karşısındakinin zihninde beliren görüntü hâlâ biraz muğlak. Biz bu karışıklığı resmî olarak çözdük, adımızı “Türkiye” yaptık. Ama hindi hâlâ “turkey” olarak kaldı. Demek ki kuşun lobisi güçlü. Tarih, sofrada bile pazarlık tanıyor.
Hindi, yılbaşı masasına bir gecede oturmadı. Bu, uzun ve sessiz bir iktidar mücadelesinin sonucu. Eskiden İngiltere’de Noel sofralarının yıldızı kazdı. Biraz daha parası olan sülün yerdi. Çok parası olan ise kuğu. Evet, bildiğiniz kuğu. Göllerde zarafetle süzülen, masallarda prenseslere eşlik eden kuğu, bir dönem sofrada statü sembolüydü. Fakir kazla, zengin kuğuyla tanınırdı.
19. yüzyıla gelindiğinde, yani Viktorya döneminde, gösteriş hâlâ önemliydi ama pratiklik de talep görmeye başladı. Kalabalık aileler, büyük sofralar, daha doyurucu yemekler istiyordu. İşte tam bu noktada hindi sahneye çıktı. Daha büyük, daha etli ve daha “gösterişli”ydi. Kraliçe Viktorya’nın hindiyi sevmesiyle mesele saraydan halka indi. 1850’lerden itibaren hindi, Noel ve yılbaşı sofralarının yeni yıldızı oldu. Kuğu ise sessizce geri çekildi. Tarihte pek çok taht böyle devrilmiştir.
Bu yükselişi edebiyat da destekledi. Charles Dickens, “A Christmas Carol” adlı eserinde Scrooge’un Cratchit ailesine gönderdiği dev hindiyi boşuna seçmedi. O hindi yalnızca bir yemek değil; bolluğun, vicdanın ve toplumsal merhametin sembolüydü. Okuyan herkesin aklında aynı hayal belirdi: Bir gün bizim soframızda da böyle bir hindi olacak.
Asıl karmaşa hindinin adında gizli. Kuş Amerika kökenli. Meksika’dan Avrupa’ya getiriliyor. Ancak Avrupalılar egzotik olan her şeyi bir yere bağlama konusunda pek tutarlı değildi. Osmanlı ticaret yollarından geçtiği sanılınca adı “turkey” olarak kaldı. Bizde ise “hindi” deniyor; sanki Hindistan’dan gelmiş gibi. Kuş ortada, kıtalar karışık. Kültürel coğrafya bazen haritalarla değil, yanlış varsayımlarla çiziliyor.
Bu küresel isim karmaşası, belki de hindiyi bu kadar evrensel yaptı. Kimse tam olarak nereli olduğunu bilmiyor ama herkes sahipleniyor. Sofrada milliyet sorulmuyor. O masaya oturduğunda artık hepimizin.
Bir de o meşhur yılbaşı tacı meselesi var. İngiltere’de Christmas cracker çekilir, içinden kâğıttan bir taç çıkar. Ailece başa takılır. Masanın ortasında iri bir hindi durur, etrafında taçlı insanlar oturur. Görüntü nettir: Hindi kraldır, biz tebaasıyız. Ama bu iktidar uzun sürmez. Ertesi gün roller değişir. Hindi dilimlenir, taçlar çöpe gider. Hayatın ironisi sofrada da kendini gösterir.
Hindi, modern geleneğin kusursuz bir örneğidir. Eski değildir ama eskiymiş gibi hissettirir. Zorunlu değildir ama yokluğu eksiklik yaratır. Yılbaşı gecesi masada olması bir kural değildir; fakat neredeyse ayıp sayılır. Gelenek dediğimiz şeyin büyük kısmı, işte böyle icat edilir.
Bu yıl hindinizi yerken şunu unutmayın: O kuş, kuğuyu devirmiş bir devrimcidir. Adı kıtaları karıştırmış, sofraları fethetmiştir.
Tacınızı takın, gülümseyin. Fazla ciddiye almayın. Sonuçta yarın, sandviç olur gider.

Mutlu yıllar.
Sofranız bol, hikâyeniz uzun olsun.

Devamını Oku

BİR ANNEYE VEDA EDEMEMEK

BİR ANNEYE VEDA EDEMEMEK
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir annenin ardından kalan sessiz boşluk, bazen kelimelerden daha ağırdır.

Sevgili anneciğim,

Sen gittin.
Ve içimde bir şey,
yerinden söküldü.

Adını koyamıyorum.
Acı desem dar geliyor,
özlem desem eksik kalıyor.
Sanki görünmeyen bir el
içime çöktü
ve ben neyle vurulduğumu
hâlâ bilmiyorum.

Nefes alıyorum,
ama her nefeste
senin yokluğun var.

Gidişin sessizdi, anne.
Öyle sessiz ki
bazen gerçekten gidip gitmediğinden
şüphe ediyorum.

Elini tutamadım.
Sana son kez dokunamadım.
“Dur!” diyemedim.

Bir anneye böyle veda edilmezdi.
Ama hayat,
her zaman usulüne uygun acı vermez.

Gidişinden sonra
ortada kaldım.
Ecelin var ama
vedası yoktu bu ölümün.
İçimde kapanmayan bir yer açıldı
ve zaman
oraya hiç uğramadı.

Toparlanırım sandım.
İnsan kendine yalan söylüyor bazen.
Toparlanamadım.

Günler geçti,
eksiklik geçmedi.
Sanki bir parçam
seninle birlikte çıktı evden
ve bir daha dönmedi.

Şimdi soruyorum kendime:
Seni nerede bulacağım, anne?
Bazen umutlanıyorum.
“Belki bir gün…” diyorum.
Sonra anlıyorum;
bazı buluşmalar
sadece hayalde yaşar.

Telefon rehberimde adın duruyor.
Silmedim.
Silmek,
seni ikinci kez kaybetmek gibi.

Telefon hiç çalmıyor
ama ben yine de bakıyorum.
Belki bu sefer sensindir diye.
Olmadığını bile bile.

Kimse yokken ağlıyorum.
Sessizce.
Çünkü anlatacak kimse kalmadı.

“Bunu kime anlatayım şimdi?”
dediğim yerde
kocaman bir boşluk var.
O yer,
senindi, anne.

Herkes gider sanırdım,
ama anne kalır.
Yanılmışım.

Hayattayken
bazı şeylerin değerini bilmedim belki.
Bilmek istemedim.
Sanki hep oradaymışsın gibi
davrandım.

Şimdi anlıyorum:
İnsan en büyük vurgunu
kaybettikten sonra yiyor.
O darbe,
bir anda öldürmüyor insanı.
Yüreği,
zamanla çökertiyor.

Elimde bir resmin var.
Onunla yaşıyorum seni.
Bazen bakıyorum,
bazen bakamıyorum.
Çünkü aynı karede
hem varsın
hem de
bir daha hiç olmayacağın gerçeği.

Bazen dalıyorum.
Kapı açılacak sanıyorum.
Sesini duyacağım sanıyorum.
Sonra gerçek geliyor
ve beni yine
yerle bir ediyor.

Bu acı
anlam taşımıyor, anne.
İyileştirmiyor.
Güçlendirmiyor.
Sadece duruyor.

Bazen hafifliyor gibi oluyor
ama gitmiyor.
İçimde bir oda var artık;
kapısı açık,
ışığı sönük,
senin eşyaların hâlâ orada.

Ama biliyorum:
Sen bende kaldın.
Gittiğin yerde değil,
içimde.

Dokunulmayan bir yer gibi.
Eksik ama dolu.

Bir gün
o sönük ışığı yakmayı öğreneceğim.
Bana bıraktığın her şeyi
kendi ellerimle taşıyacağım:
gülüşünü,
kokunu,
öğütlerini.

Adını yaşatacağım.

Boşluk orada kalacak belki,
ama içine
senin sevgini koyacağım.
Acı duracak.
Yanında umut büyüyecek.

Çünkü sen bana bunu öğrettin, anne:
Sevmeyi.
Kaybetmeyi.
Ve yine de
ayakta kalmayı.

Sen gittin
ama ben seninle devam ediyorum.
Her adımımda elin var.
Her gülüşümde sıcaklığın.

Ve bir gün,
senin bana bıraktığın o sevgiyle
hayata yeniden
“Evet” diyeceğim.

Bu,
seni geride bırakmak değil;
seni
yanımda taşımak olacak.

Kızın

Devamını Oku

ZAMAN MI HIZLANDI, YOKSA BİZ Mİ ONU HIZLANDIRDIK?

ZAMAN MI HIZLANDI, YOKSA BİZ Mİ ONU HIZLANDIRDIK?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Çocukluğumda günler uzundu. Hafta sonunu beklemek sonsuzluk gibi gelirdi; beklemek diye bir kavram vardı. Zamanın içinde durmak, onu hissetmek mümkündü. O yıllarda zaman algısı bugünkünden çok farklıydı. Şimdi geriye dönüp baktığımda ise aylar birbirinin içine karışıyor, yıllar su gibi akıp gidiyor. Hafta sonunu beklerken bir bakmışız ayın sonu gelmiş.

Uzun süre bu hızlanmanın sebebini zamanda aradım. Oysa zaman değişmemişti; değişen bizdik. Eskiden insanlar acele etmeden yaşardı, koşmak için bir neden yoktu. Bugünse modern hayat, insanları yarın yokmuşçasına, hayata geç kalmış gibi koşturuyor. Zaman hızlanmadı; biz, zamanı hızlandırılmış bir hayatın içine sıkıştırmayı seçtik.

İşte bu yüzden nostalji duygusu, modern insanın dilinden düşmüyor. Geçmişi özlediğimiz için değil, kaybettiğimiz anlamı aradığımız için. İnsan zihni inanılmaz şeyler üretti; ama üretirken zamanı ölçmeyi değil, zamanı yok saymayı öğrendi. Dijital çağda hız arttı, derinlik azaldı.

Eskiden ekran yoktu, ahize vardı. Telefon yalnızca ses içindi; birini aramak, hâlini hatırını sormak için kullanılırdı. O günlerde biri çıkıp “Bir gün herkesin cebinde sürekli açık bir telefon olacak” dese, şaka sanılırdı. Çünkü insanlar daha masumdu; hayat bu kadar kuşatıcı değildi.

Doğa daha temizdi. Yediklerimiz bugün “organik” etiketiyle pahalıya satılan şeylerdi; o zaman bunun adı yoktu, doğaldı. İnsanlar ürettiklerini satar, emeğin gerçek bir karşılığı olurdu. Üretmekle tüketmek arasında anlamlı bir bağ vardı. Tüketim toplumu henüz bu kadar baskın değildi.

Deniz kenarında büyüdüm. Balık hâlinde taze balığın kokusu, roka ve limonun ferahlığı… Yerken ne yediğimizi bilirdik. Komşuluk ve akrabalık ilişkileri derindi. Komşunun cenazesi varsa evde televizyon açılmazdı. Doktora derdimizi anlatırken kibar olmaya özen gösterir, öğretmenimizi yolda görünce içten bir saygı duyardık. Bu korku değil, ölçüydü; insanî bir ölçü.

Sonra bir şeyler değişti. Zamana yetişemez hâle geldik.

Bugün her şeye anında ulaşıyoruz ama hiçbir şeye doymuyoruz. Telefonlar iletişim aracı olmaktan çıktı; günün büyük kısmını yutan bir meşguliyet nesnesine dönüştü. Sabah elimize aldığımız cihaz, fark etmeden akşamı getiriyor. Gün bitiyor ama içi boş kalıyor. Modern yaşamın hızı üretimi azaltırken tüketimi artırdı.

Komşuluk geri çekildi, insanî temas hız uğruna azaldı. Saygı aşındı. Televizyonlar mı değişti? Hayır, biz değiştik. İzlenmeyen hiçbir şey ekrana gelmez; kalitesizlik, talebin sonucudur.

Asıl soru şu: Birileri ekranlarda para kazanırken, biz ne kazandık?

Cevap rahatsız edici. Mahremiyeti, sabrı, saygıyı ve en önemlisi kendimize olan saygıyı kaybettik. Her şey normalleşiyor; çünkü insanlar zihinsel ve duygusal alanlarını yavaş yavaş siliyor.

Muhtemelen daha da ileri gideceğiz. Bugün hayal edemediklerimiz, yeni nesiller için sıradan olacak. Onlar da bir gün bu zamanı “nostalji” diye anacak. Çünkü zaman algısı her kuşakta yeniden şekilleniyor.

Değişen zaman değil. Değişen, insanın zamanı yaşama biçimi.

Bir an durup düşünmek gerekiyor: Gerçekten ne üretiyoruz? Ne okuyoruz? Kime saygı duyuyoruz? Ve kendimize neden bu kadar az saygı gösteriyoruz?


Yazan: Nurgül BEKAR

Devamını Oku

GEÇİCİ YAŞAMIN UZAYAN GÖLGESİ: HATAY’DA KONTEYNER DÖNEMİ NEDEN BİTMEDİ?

GEÇİCİ YAŞAMIN UZAYAN GÖLGESİ: HATAY’DA KONTEYNER DÖNEMİ NEDEN BİTMEDİ?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Hatay, ardı ardına gelen afetlerin gölgesinde yeniden kurulurken; bu süreci ayakta tutan en büyük güç, sahada kesintisiz devam eden emektir.

Önceki yazının devamıdır.

Bu yazının ilk bölümünden sonra bana en çok yöneltilen soru şuydu:

“Hatay’da hâlâ çadırlarda yaşayan insanlar var mı?”

Bu algının nasıl ortaya çıktığını bilmiyorum; fakat bu şehirde yaşayan biri olarak gerçeği netleştirmek zorundayım:

Hayır, Hatay’da çadır dönemi bitti. Bugün kimse çadırda yaşamıyor.

Hatay’ın bugün yaşadığı sorun çadırlar değil; jeolojik zorunluluklar, altyapı hazırlıkları ve ardı ardına gelen doğal afetler nedeniyle uzayan konteyner yaşamı. Bu durum sanıldığından daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor; çünkü Hatay, depremden sonra bir felaketi atlatıp rahatlamadı—tam tersine, kesintisiz bir afet zincirinin içinden geçti.

DEPREMİN ARDINDAN BİTMEYEN AFET DİZİSİ

Son üç yılda Hatay yalnızca depremle değil; üst üste gelen doğal olaylarla sınandı. Şehir bu süreçte orman yangınları, şiddetli fırtınalar, sel ve taşkınlar, heyelan riski taşıyan bölgeler, ani yağışların zorladığı drenaj hatları ve kıyı hattında etkili rüzgâr tahribatıyla mücadele etti.

Bu nedenle yeniden yapılanma süreci klasik bir “inşa takvimi” ile ilerleyemedi. Bir bölgede temel atılmadan önce zemin yeniden değerlendirildi; başka bir bölgede sel sonrası planlama değişti; yangından etkilenen kırsal hatlar baştan düzenlendi.

Hatay’ın yeniden kuruluşu, beton ve demirden ibaret bir süreç değil; doğanın sürekli test ettiği bir kenti ayakta tutma mücadelesi.

KONTEYNER YAŞAMI NEDEN DEVAM EDİYOR?

Konteynerlerde süren yaşam ne bir gecikmenin ne de bir ihmalin sonucu. Tam aksine, şehrin güvenli bir geleceğe hazırlanması için geçilmesi gereken zorunlu bir aşama.

Başlıca nedenleri şöyle özetleyebiliriz:

• Zemin sıvılaşması görülen alanlarda güçlendirme bitmeden temel atılamaması,

• Hak sahipliği süreçlerinin çok aşamalı ilerlemesi,

• Altyapısı tamamlanmadan konutların teslim edilememesi,

• Sel ve yangın sonrası proje revizyonlarının zorunlu hâle gelmesi,

• Mahalle kültürü nedeniyle ailelerin yeni yaşam alanlarını görmeden taşınmak istememesi.

Dolayısıyla konteyner yaşamı kalıcı bir tabloyu değil; güvenli konutlara geçişin teknik hazırlık sürecini temsil ediyor.

ELEKTRİK VE SU KESİNTİLERİ NEDEN YAŞANIYOR?

Hatay’da zaman zaman görülen elektrik ve su kesintileri yalnızca depremin bıraktığı hasarla açıklanamaz. Şehir, deprem sonrası zaten zayıflamış olan altyapısını bu kez fırtınaların devirdiği enerji hatları, sel ve taşkınların tahrip ettiği şebekeler, ani yağışların basınç dengesini bozan etkileri ve kıyı bölgelerinde rüzgâr kaynaklı hasarlarla birlikte ayakta tutmaya çalışıyor.

Bir yandan yeni hatlar döşenirken, diğer yandan afetlerin zorlayıcı etkisi nedeniyle hem planlı kesintiler hem de anlık arızalar meydana gelebiliyor.

Bu kesintiler bir ihmalin değil, üst üste gelen doğal afetlerin baskısı altında yeniden kurulan bir altyapının zorunlu duraklarının sonucudur.

MEHMET ÖNTÜRK: AFETLERLE SINANAN BİR ŞEHRİN NABZINI TUTMAK

Hatay gibi çoklu afetlerle sınanan bir şehirde yeniden yapılanma yalnızca inşaat sahalarında değil; her risk döneminde sahada olmayı gerektirir. Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Öntürk’ün bu süreçteki rolü de tam bu noktada belirginleşiyor.

Meteorolojik uyarılar geldiğinde vatandaşları doğrudan bilgilendirmesi, şiddetli yağış öncesi drenaj kontrollerini başlatması, fırtına sonrası kapanan yolların açılmasını sahada takip etmesi, sel riski yükseldiğinde dere yataklarında inceleme yapması bu çalışma disiplininin parçalarıdır.

Burada esas olan görünürlük değil; sorumluluğun gerektirdiği anda şehrin nabzını bizzat tutmaktır.

Hatay’ın günlük hayatını her afetin ardından yeniden ayağa kaldırma çabası ise, şehrine yüreğini koyan bir başkanın kararlı duruşuyla devam ediyor.

Yazan: Nurgül Bekar

Devamını Oku