06 Ocak 2026 Salı
GELECEĞİN ŞEFLERİ BULUŞTU
MİLLİ DAYANIŞMA, KARDEŞLİK VE DEMOKRASİ KOMİSYONU
TAZİYE SOFRASI: GELENEK Mİ, YÜK MÜ?
“GENÇLER DEĞİŞTİ AMA BİZ BÜYÜKLER AYNI MI KALDIK?”
Kirli siyaset ne mi?
SEVGİNİN KARANLIK YÜZÜ: OTHELLO SENDROMU
Kıskançlık, insana dair en eski duygulardan biridir. Sevmenin bir parçası gibi görünse de, bazen sevginin önüne geçer. Bir ilişkide kıskançlık, çoğu zaman “seven insan kıskanır” denilerek normalleştirilir. Ancak bazen bu duygu, masum bir sahiplenme duygusundan çıkıp, hem bireyin hem de partnerinin hayatını cehenneme çeviren bir sanrıya dönüşebilir. Psikoloji literatüründe Shakespeare’in ünlü kahramanından adını alan Othello Sendromu, yani patolojik kıskançlık, tam da bu noktada başlar. Shakespeare’in Othello oyunundaki kahramanın kıskançlığı, hem kendisinin hem sevdiği kadının sonunu getirir. Bugün bu trajediyi sadece sahnede değil, ilişkilerin içinde de yaşıyoruz.
Othello Sendromu, kişinin partnerinin sadakatsiz olduğuna dair hiçbir somut delil yokken, hatta aksine kanıtlar varken bile sarsılmaz bir inanç beslemesidir. Bu durum sıradan bir güvensizlik değildir; kişi zihninde kurduğu senaryolara öylesine inanır ki, partnerinin attığı her adımı, giydiği her kıyafeti veya bir bakışını bu “ihanetin” kanıtı sayar. Bu durum bir düşünce değil, bir saplantıdır. Kişi defalarca karşı tarafın sadık olduğunu görse de içindeki kuşku bitmez. Telefonlar kontrol edilir, sosyal medya takip edilir, hatta bazen partnerin davranışları “suç delili” gibi yorumlanır.
Aslında kişi, aldatılma ihtimalinden çok kaybetme korkusuyla savaşır. Bu korku öyle derindir ki, sonunda sevdiği kişiyi korumaya çalışırken onu yorar, uzaklaştırır, hatta kaybeder.
Psikolojik açıdan bakıldığında Othello sendromu, paranoid düşünce örüntüsüyle ilişkilidir. Kişinin algısı bozulur; gerçeklik, duygusal yoğunluğun gölgesinde kalır. Peki, bir insan neden bu kadar yoğun bir kuşkuya hapsolur? Genellikle bu tablonun altında derin bir özgüvensizlik, terk edilme korkusu veya geçmişte yaşanmış ağır travmalar yatar. Ancak klinik düzeyde bu sendrom, bazen beyindeki nörolojik değişimlerin veya eşlik eden başka psikiyatrik bozuklukların bir sonucu da olabilir. Yani mesele sadece “kıskançlık” değildir — kişinin kendiyle kurduğu ilişki de burada belirleyicidir.
Peki bu döngü nasıl kırılır?
Öncelikle, kıskançlık hissi bastırılmadan ama yönlendirilerek ele alınmalıdır. “Partnerim beni aldatıyor mu?” yerine “Bu kadar korkmama neden olan şey ne?” sorusu daha anlamlıdır. Terapötik süreçte kişi, hem kendi değeriyle hem de kontrol etme ihtiyacıyla yüzleşir. Güven duygusunu dışarıda değil, içeride inşa etmeyi öğrenir.
Unutulmamalı ki sevgi, kontrolle değil, özgürlükle var olur. Othello’nun trajedisi, aslında hepimize bir hatırlatma gibidir: Kıskançlık, sevginin kanıtı değil, bazen onun mezarıdır.
Geçenlerde bir tanıdığım bu yaşına kadar hiç ağlamadığını söyledi. Sonrasında çok uzun süredir nedeni bilinmeyen bir mide ağrısı yaşadığını anlattı. Mide ağrısının sebebinin dışarıya akıtamadığı gözyaşları olduğunun farkında değildi. Dışarıdan baktığımızda ağlamamak dayanıklı olmakla bağdaştırılır ama insan psikolojisi böyle çalışmaz. Dayanıklı ve güçlü görünmek adına bastırdığımız her duygu içimizde yaşamaya devam eder. Çünkü bastırmak, duyguları yok etmez; sadece sessiz bir şekilde içimize hapseder.
Psikolojide “bastırma” bir savunma mekanizmasıdır; ancak bu mekanizma, duyguyu yok etmez, sadece onu bilinçdışının bodrum katına kilitler. Kilitli kalan her duygu, iç dünyamızda bir iz bırakır. Söylenemeyen öfke, mideye iner; yutulan kırgınlık, boğazda düğüm olur; gözyaşlarını tutmak, göğüs kafesinde ağırlık yaratır. Duygular ifade edilmedikçe, bedende bir yer bulur. Zihin sessiz kalmak ister ama beden susmaz; baş ağrıları, kas gerginlikleri, uykusuz geceler, aniden patlayan öfke nöbetleri… Bunların birçoğu aslında bastırılmış duyguların dışavurumudur.
Bilimsel araştırmalar, kronik olarak duygularını bastıran bireylerin kortizol (stres hormonu) seviyelerinin, duygularını ifade edenlere göre çok daha yüksek olduğunu kanıtlıyor. Bu sadece zihinsel bir yorgunluk değil, aynı zamanda fiziksel bir yıpranmadır. Bugün tıp dünyası; kronik sırt ağrılarının, mide rahatsızlıklarının, geçmeyen migrenlerin ve hatta bağışıklık sistemi çökmelerinin ardında, söylenmemiş sözlerin ve yaşanmamış öfkelerin izini sürüyor.
Bastırmak, kısa vadede konfor sağlar: sessizlik, uyum, kontrol hissi… Ama uzun vadede ağır bir bedeli vardır. Bastırılan duygular birikir; bir süre sonra içsel bir basınca dönüşür. Ve o basınç ya bedende bir hastalık olarak ya ilişkilerde mesafe olarak ya da ruhsal tükenmişlik şeklinde kendini gösterir.
Kendimizi “neden hiçbir şey hissetmiyorum?” derken bulduğumuzda, aslında çok fazla şey hissetmiş ama hiçbirini yaşayamamış oluruz. En ağır bedel, hayatla olan bağımızın kopmasıdır. Üzüntüyü hissetmemek için kalbinizin kapılarını kapattığınızda, içeri neşe de giremez. Duygular bir bütündür; birini susturursanız, hepsinin sesini kısmış olursunuz. Duygularını bastıran insanların bir süre sonra hayata karşı bir “hissizlik” veya “anlamsızlık” içinde bulmalarının temel sebebi budur.
Duygularını bastırmak bir tür içsel yabancılaşmadır. Kendimizden uzaklaştıkça, kim olduğumuzu da unuturuz. Ne istediğimizi, neden kırıldığımızı, neye sevindiğimizi bile hatırlayamaz hale geliriz. Bu, ruhsal olarak donuklaşmanın ilk adımıdır.
Duyguları hissetmek bir zayıflık değil, biyolojik bir zorunluluktur. Gerçek iyileşme, duygularımızı bastırmadan yüzleşebilmekle başlar. Kızgınsak bunu fark etmek, üzgünsek ağlamaya izin vermek, korkuyorsak bunu kabul etmek… Çünkü bastırmak savunmadır; ifade etmek cesaret.
Kendimize yeniden yaklaşmanın yolu “iyi görünmekten” değil, “gerçek hissetmekten” geçer. Duygular akmak ister. Onları hapsetmek yerine, bir misafir gibi ağırlayıp geçip gitmelerine izin verdiğimizde, bedenimiz de ruhumuz da özgürleşir. O yüzden bazen en iyileştirici şey, sadece hissetmeye izin vermektir. Unutmayalım: Bastırdığımız duygular yok olmaz, sadece bize başka biçimlerde geri döner ve beden kayıt tutar.
Son zamanlarda gözlemlediğim kadarıyla birçok çocuk başarılı, çalışkan fakat mutlu değil. En önemlisi çocuk değil. Bu durum modern ebeveynlerin çarpıcı özeti diyebiliriz. Çünkü pek çok çocuk ‘daha başarılı olmalıyım’ çabasından kendi çocukluğunu kaybediyor. Çocuğun dünyasında oyunun yerini yarışlar ve hedefler almış durumda.
Elbette her anne/baba çocuğu iyi bir geleceğe sahip olsun ister fakat bazen bu iyi niyet beklenin aksi bir etki oluşturur. Çocuğa başarı yönünde yapılan baskılar, söylenen sözler çocuğun zihninde ‘başarılı olduğum kadarıyla değerliyim’ algısına dönüşür. Bu algılanın sonucunda çocuk bir şeyleri öğrenmenin zevkine değil hata yapmanın korkusuna kapılmaktadır.
Mükemmeliyetçilik baskısı altında büyüyen çocuklar genellikle dışarıdan çok düzenli, çalışkan, hatta “örnek öğrenci” olarak görülür. Ama iç dünyalarında büyük bir kaygı döner. Çünkü onlar için hata, sadece bir yanlış değil; değersizliğin sembolüdür. Bu nedenle eleştirilere aşırı duyarlıdırlar, başarısızlıkla baş edemezler ve en önemlisi, kendilerini sevmekte zorlanırlar. Buna ek olarak mükemmel olmaya zorlanan bir çocuk, bir noktadan sonra kendine güvenmeyi değil, kendini yargılamayı öğrenir.
Gelişim, kusursuzlukla değil; deneyim, hata ve öğrenme döngüsüyle gerçekleşir. Bir çocuk yanlış yaptığında, o yanlışı telafi etmeyi ve sorumluluk almayı öğrenir. Bu, sadece akademik değil; duygusal zekânın da temelidir. Çocuk, “başarısız olduğumda da seviliyorum” duygusunu içselleştirdiğinde, dünyaya daha güvenli bakar. Kendini koşulsuz kabul eden bir ortamda yetişen çocuk, yetişkin olduğunda da kendiyle barışık olur ve asıl başarı, burada doğar: Kendini sevebilen, kendine inanabilen bir insan olmak.
Psikolog Notu: Ebeveynler İçin Üç Küçük Hatırlatma
Belki de artık çocuklarımızdan “mükemmel” olmalarını değil, kendilerini sevmelerini beklemeliyiz.
Çünkü bir çocuğun en büyük başarısı, başkalarının onayını kazanmak değil, kendi iç huzurunu bulabilmesidir.
Son zamanlarda gözlemlediğim kadarıyla birçok çocuk başarılı, çalışkan fakat mutlu değil. En önemlisi çocuk değil. Bu durum modern ebeveynlerin çarpıcı özeti diyebiliriz. Çünkü pek çok çocuk ‘daha başarılı olmalıyım’ çabasından kendi çocukluğunu kaybediyor. Çocuğun dünyasında oyunun yerini yarışlar ve hedefler almış durumda.
Elbette her anne/baba çocuğu iyi bir geleceğe sahip olsun ister fakat bazen bu iyi niyet beklenin aksi bir etki oluşturur. Çocuğa başarı yönünde yapılan baskılar, söylenen sözler çocuğun zihninde ‘başarılı olduğum kadarıyla değerliyim’ algısına dönüşür. Bu algılanın sonucunda çocuk bir şeyleri öğrenmenin zevkine değil hata yapmanın korkusuna kapılmaktadır.
Mükemmeliyetçilik baskısı altında büyüyen çocuklar genellikle dışarıdan çok düzenli, çalışkan, hatta “örnek öğrenci” olarak görülür. Ama iç dünyalarında büyük bir kaygı döner. Çünkü onlar için hata, sadece bir yanlış değil; değersizliğin sembolüdür. Bu nedenle eleştirilere aşırı duyarlıdırlar, başarısızlıkla baş edemezler ve en önemlisi, kendilerini sevmekte zorlanırlar. Buna ek olarak mükemmel olmaya zorlanan bir çocuk, bir noktadan sonra kendine güvenmeyi değil, kendini yargılamayı öğrenir.
Gelişim, kusursuzlukla değil; deneyim, hata ve öğrenme döngüsüyle gerçekleşir. Bir çocuk yanlış yaptığında, o yanlışı telafi etmeyi ve sorumluluk almayı öğrenir. Bu, sadece akademik değil; duygusal zekânın da temelidir. Çocuk, “başarısız olduğumda da seviliyorum” duygusunu içselleştirdiğinde, dünyaya daha güvenli bakar. Kendini koşulsuz kabul eden bir ortamda yetişen çocuk, yetişkin olduğunda da kendiyle barışık olur ve asıl başarı, burada doğar: Kendini sevebilen, kendine inanabilen bir insan olmak.
Psikolog Notu: Ebeveynler İçin Üç Küçük Hatırlatma
Belki de artık çocuklarımızdan “mükemmel” olmalarını değil, kendilerini sevmelerini beklemeliyiz.
Çünkü bir çocuğun en büyük başarısı, başkalarının onayını kazanmak değil, kendi iç huzurunu bulabilmesidir.
“Unut gitsin.” “Zamanla geçer.” “O zaten sana uygun değildi.” Herhangi bir ayrılıktan sonra bu cümlelere maruz kaldınız mı? Yalnız değilsiniz, hemen hepimiz bu cümleleri bir kez duyduk. Peki ya iyi niyetli olarak söylenen bu cümleler aslında duygularımızı bastırmamıza sebep oluyorsa?
Bir ilişki bittiğinde çoğumuz hemen güçlü görünmeye çalışırız. Çevremize gülümser, sosyal medyada mutlu pozlar verir, “ben iyiyim” deriz. İçimizde bir yerde, sessiz bir yas sürer. Çünkü psikolojik olarak her kaybın bir yas süreci vardır. Yas ne kadar sessiz ve görünmez olursa o kadar mutlu olacağımızı ve bu süreci kolay atlatacağımızı düşünürüz. Fakat atladığımız bir nokta var: Bastırılmış duygular iyileşmez; acı, yaşanmadan geçmez. Ve psikolojik olarak bastırılan bu duygular, ileride farklı şekillerde karşımıza çıkar: anksiyete, öfke, güvensizlik ya da yeni ilişkilerde tekrarlayan kalıplar…
Acıyı görünür kılmak cesaret işidir. Bu cesurca durumun ilk adımı ise “acım var” diyebilmektir. Tıpkı fiziksel bir yara gibi, duygusal yaralar da görünür olduklarında iyileşir. Ağlamak, özlemek, hatırlamak, sorgulamak… Bunların hepsi sürecin parçasıdır. Duygusal kasımız bu süreçte gelişir. Kırıldığımızda, düştüğümüzde yeniden ayağa kalkmayı bu kasımız öğretir.
Kaybın yasını tutmak zayıflık değil, insan olmanın doğasıdır. Ayrılık sonrası yas süreci herkes için farklı uzunlukta yaşanır. Bazılarımız kısa sürede toparlanırken bazılarımız aylarca geçmişte kalır. Burada önemli olan süre değil duygulara izin vermektir. Kendini hızlıca toparlamaya çalışmak yerine, bu duygulara “geçici misafirler” gibi davranmak gerekir. Onlar gelir, kalır, anlatır ve zamanı geldiğinde gider.
Ayrılık acısını bastırmak, kısa vadede rahatlatabilir ama uzun vadede ruhu yorar. Acıdan kaçmak, onu yok etmez; sadece erteler. Gerçek iyileşme, duyguların içinden geçmeyi göze aldığımızda başlar.
Kendine şu soruyu sormak iyi gelir: “Bu acı bana ne anlatmaya çalışıyor?” Belki bir sınırı, belki bir değeri, belki de kendini daha çok sevmen gerektiğini… Çünkü her bitişin içinde, yeniden doğmanın tohumları vardır. Ve bazen kalp, kırıldığında değil, kırıklarından sızan ışıkla iyileşir.