07 Ocak 2026 Çarşamba
VALİ MASATLI HATAY BASININI AĞIRLADI
MİLLİ DAYANIŞMA, KARDEŞLİK VE DEMOKRASİ KOMİSYONU
TAZİYE SOFRASI: GELENEK Mİ, YÜK MÜ?
“GENÇLER DEĞİŞTİ AMA BİZ BÜYÜKLER AYNI MI KALDIK?”
Kirli siyaset ne mi?
SEVGİNİN KARANLIK YÜZÜ: OTHELLO SENDROMU
Mefkûre nedir? Önemli ve teferruatlı bir ķavram.
Toplumları geleceğe götüren, değerleriyle birleşerek hedef belirleyen içeriğin ta kendisidir.
Bizim mefkûre gönüldaşlarımız dün de vardı, bugün de var, yarın da var olacaktır.Bu konuda kimsenin şüphesi olmasın.
Türkiye, dokusu, taşıdığı misyon ve barındırdığı değerleriyle birlikte adeta bir yol göstericidir
Fikri, ülküsü, mefkûresi ve ‘Kızılelma’sı olmayan hiçbir toplum gelecek vadedemez.o Türkiye’nin üzerinde durması gereken, aydınların, fikir ve zikir sahibi insanların derinden dert etmesi gereken önemli bir konudur.
Beşeri çıkarlar üzerinden gelecek düşünenlerle, gelecek inşası mümkün değildir. Çünkü mefkûresiz, fikirsiz maddi güç mutlu etmez. Gelecek nesillere yüklenecek en önemli içerik mefkûredir. Türkiye’nin daha fazla içerik, ülkü ve fikir tandanslı bir yol haritasına ihtiyacı vardır.
Önümüzdeki yeni yüzyıl, devletimizin tarihsel misyonunu yeniden sahneye konmasını gerektirecek yüzyıldır.
Mefkûre merkezli bir yol haritası ile bunca emrivakilere, operasyonlara ve senaryolara karşı koymak mümkündür. Gelecek nesiller için, Fırat ile Nil arasındaki yeni düzen inşası için;
Anadolu’dan Türkistan’a, Anadolu’dan Orta Doğu’ya, Anadolu’dan Afrika, Balkanlar ve tüm Batı’ya ulaşmamız için mefkûre içeriği ve yolu şarttır.Türkiye, yeni yüzyılda farklı bir hedefe doğru yol almıştır.
Kızılelma’sı olan mefkûre kurgusu ve bunu dâvâ edinenlere her zaman ihtiyacımız vardır.
Bunun farkında olanlar ve bu yola baş koyanlar için:
Zaferimiz kutlu olsun…
* Büyük İslâm âlimi Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyurdu ki:
“Îmânı olan ve aklı olan ve bâliğ olan erkek ve kadınlara, Mükellef denir. Mükellef olanların, ölümü çok hatırlaması sünnettir. Çünkü, ölümü çok hatırlamak, emirlere sarılmaya ve günahlardan sakınmaya sebep olur. Haram işlemeye cesareti azaltır.”
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki:
“Lezzetleri yıkan, eğlencelere son veren ölümü çok hâtırlayınız!”
* Eve Besmele ile girmeli! Girerken, İhlâs sûresini okumalı!
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki:
“Eve girerken İhlâs-ı şerîfi okuyan, yoksulluk görmez!”
* Âile fertlerine iyi davranmalı, onları güzelce idare eylemeli! Tatlı nasihat ederek, Allahü teâlânın emirlerini onlara öğretmeli! Namazlarını kılmalarına çok dikkat etmeli! Her ihtiyaçlarını helâlden temin eylemeli! Onlara haram lokma yedirmemeli! Onları incitecek, üzecek söz ve davranışlardan sakınmalı.
* Herkese elinden geldiği kadar iyilik etmeli! Müslümanların ilim öğrenmelerine ve ibâdetlerine yardım etmeli! En büyük yardım, onlara Ehl-i sünnet itikadını, helâlleri, haramları, farzları öğretmek ve hatırlatmak, mûteber, kıymetli bir din kitabını hediye etmektir.
* Şunları yapmaya çok gayret etmelidir:
Her işe Besmele ile başlamalı. Her işi tamam edince; “Elhamdülillah” demeli. Filân yere gideceğim dediğinde; “İnşaallah” demeli. Bir musibet işittiğinde; “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci’ûn.” demeli. Günah işlediğinde tevbe ve istiğfar etmelidir.
* Müslümanın Müslüman üzerinde yedi hakkı vardır:
1- Dâvetine gitmek. 2- Hastalannca ziyâret etmek. 3- Cenâzesine gitmek. 4- Nasihat etmek. 5- Selâm vermek. 6- Zâlimin elinden kurtarmak. 7- Aksırıp Elhamdülillah deyince; Yerhamükellah demek.
* Müslümanın hayırlısı, kendisinde şu altı haslet bulunandır:
1- İbâdet eder. 2- İlim öğrenir. 3- Kötülük yapmaz. 4- Haramlardan sakınır. 5- Kimsenin malına göz dikmez. 6- Ölümü hiç unutmaz.
* Su içerken üç defada içmeli ve terli iken su içmemeli!
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki:
“Su içeceğiniz vakit, ayakta içmeyiniz! Vücudunuza zararlıdır.”
Dörtyol, Doğu Akdeniz Bölgesi’nde kurtuluş meşalesinin yakıldığı, varoluş destanımızın yazıldığı önemli bir Türkmen Şehridir. Dile kolay, bundan yüz yedi yıl öncesiydi. Her zaman. bu topraklarda doğup büyümenin gururunu yaşıyorum.
Şairimiz Mehmet Akif Ersoy ne güzel söylüyor: “Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı! Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı: Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.”
Atalarımız, düşenin dostu olmaz diye boşuna söylememişler. Öncelikle Dörtyol, 11 Aralık 1918’de Fransız destekli Ermeniler tarafından işgal edilmiş olup, başka illerimiz de plan dâhilindeydi. Düşmanların hesapları Anadolunun her yerinde kendini gösteriyordu. Gözdağı vermeler ve sataşmalar hız kesmiyordu. İnsanlarımız, bu davranışlara seyirci kalamazdı. Sabır, tahammül sınırlarını aşarak son noktasına gelmişti. Arkadaşları ile bir araya gelen cesur yürekli vatan evladı Mehmet Çavuş, 19 Aralık 1918 günü canilere karşı durmuş, İlk Kurşunu sıkarak fitili ateşlemiştir. Dörtyol’dan, Kurtuluş Savaşı için dosta ve düşmana anlamlı bir mesaj veriliyordu. Bu husus, zor şartlarda inancın ve azmin başarısı, güzel günlerin habercisiydi. Güneyden gelen ışık, Yurdumuzun her yerinde geleceğimiz için moral kaynağı olmuştur. Kararlı adımlarla, büyük zafere doğru gidiliyordu. İman gücü karşısında top, tüfek hikâye… Medeniyet ise “tek dişi kalmış canavar” dı. Kesin olarak karar verilmişti, düşmanlar topraklarımızdan kovulacaktı. Mert ve cesur Kara Hasan Paşa, Kuvay-ı Milliye Cemiyeti’ni kurarak, Mehmet Çavuş ve arkadaşlarıyla aynı safta yer aldı. Atatürk’ün öncülüğünde verilen mücadelenin neticesinde Dörtyol’umuz, 9 Ocak 1922 tarihinde düşmanlardan temizlendi. Bu uğurda çok bedel ödedik, şehitlerimiz ve gazilerimiz oldu. Milli Şairimizin dediği gibi, Yurduma alçakları uğratmadık, gövdemizi siper ederek yapılan saldırıların tümünü durdurduk. Ülkemizin bekası için sarf edilen olağanüstü çabalar, Türk’ün şahlanışıydı. Gelişmeler, Anadolu’nun sonsuza dek Türk Yurdu olarak kalacağını bütün dünyaya gösteriyordu..
Hatay Dörtyol’ dan düşmana sıkılan İlk Kurşunun 107. Yıldönümünü kutluyorum. Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, İlk Kurşun’un mimarı Mehmet Çavuş, Kuvay-ı Milliye’nin sembolü Kara Hasan Paşa ve arkadaşlarını rahmetle, minnetle anıyorum.
1913 senesinde yazılan ve Bulgarların Müslüman Türklere yaptıkları zulümleri anlatan “Türkiye Uyan” adlı kitabın 228. sâhifesinde; bir çavuşun subayına mektubu şöyledir:
“Zâbit efendi!
Kuvvetli düşman müfrezelerinin Gümülcine’ye indiğini, askerimizden bir kısmının çekildiğini ve bâzısının da esir edildiğini işittim!
Geçen gün dört erle bana teslim ettiğiniz Kuruorman sırtındaki mühimmat deposunu hâlen muhâfaza ediyorum. Tabiî Gümülcine’yi işgâl eden düşman buraya da gelecek! Doğrusu devletimin ve milletimin nice fedâkârlıklarla burada yığdığı bu cephaneyi, sapasağlam düşmana teslim edecek değilim! Buna ne askerlik vazîfem, ne de vatan sevgim müsaade eder. Elbette burayı havaya uçuracağım! Fakat o binlerce liranın hebâ olup gitmesine üzülüyorum. Haydi havaya uçurdum. Sonra ne olacağım? Düşmana esir değil mi? Biz buraya esir olmak için mi geldik? Milletin paralarını, devletin nâmusunu esâretle ödemek için mi asker olduk? Hayır, hayır! Ben bu zilleti kabûl edemem. Dün bizim idâremiz altında rahat yaşayan bu vahşî çobanların eline esir düşmek! Aman yâ Rabbî! Bu ne müthiş zillet!
Ben bu esirlik zilletine düşmektense bin defa ölmeyi tercih ederim. O hâlde ne yapmalıyım? Ben bu cephane deposunun içine saklanacağım. Burayı teslim almaya gelen Bulgarlar, iyice toplanıncaya kadar saklanacağım. Ben de içinde dâhil olmak üzere cephaneyi havaya uçuracağım.
Memleketimde bulunan ana ve babama, hanımıma ve çocuklarıma selâmımı yazınız. Onlar seferberlik ilân edildiği zaman beni Subaşı’nda, değirmen kenarında uğurladılar. Bana; “Ya gâzi ol ya şehid ol!” demişlerdi. Cenâb-ı Hak bana şehid olmayı nasip ediyor! Artık şehid olduğumu bildirin….”
Piyade 4. bölüğünden çavuş Ali
SİHA’lar çok uzak menzilden ve yüksek irtifadan hedefleri tespit, teşhis ve takip etmeye yarayan elektro-optik kabiliyetleri bünyesinde barındırıyor. Bu sistemleri Türkiye’nin uzun yıllar Kanada’dan alması, sonrasında yaşanan ambargolar ve sonunda yerli-milli olarak bu ürünlerin ülkemizde üretilmesi ekonomik bakımdan ihracat gelirlerimizi arttırdı.
Türkiye bunlardan şu ana kadar 800’e yakın üretti. Kanada’dan alınanlara göre % 30 daha iyi bir performans gösteriyor. Türk SİHA’lar Avrupa’dan Afrika’ya, Güney Amerika’dan Orta Asya’ya varana kadar dünyanın dört bir yanında bayrak gösteriyor. Türkiye başka ülkelerle de bu alanda kıyasıya bir rekabet içinde. ABD’li Teledyne FLIR, Alman Hensoldt ve İtalyan Leonardo gibi firmalar Kanada’ya ilâveten elektro-optik sistemler alanında önemli ürünler geliştiren şirketler arasında yer alıyor.
ASELFLIR-500 ile; Bayraktar TB2, ANKA, AKSUNGUR ve Bayraktar TB3 gibi platformlar için yabancı elektro-optik kamera devri kapandı. AKINCI TİHA’da da artık ASELFLIR-500 kullanılıyor. Diğer yanda ASELFLIR-600 gibi elektro-optik sistemleri geliştirme faaliyetlerine de devam ediliyor. İlâveten KIZILELMA ve ANKA-3 gibi platformlar için milyonlarca dolar bedele sâhip çok daha özel elektro-optik sistemler geliştiriliyor. Bunlardan bâzıları Milli Muharip Uçak KAAN’da da kullanılacak. Özetle, ASELFLIR-500 bir dönüm noktasıydı. Rüştümüzü ispat ettik. Şimdi Türkiye, ürettiği ve ihraç ettiği sistemlerle vakti zamanında dünyada çok geniş bir satış ağına ulaşan rakip ülkelerin pazar payını almak için de çalışıyor.